Sahi, katil kimin uşağı?
Bizim mizahilerimizin ağızlarını gere gere söyledikleri bir söz var: “Mizah ciddi iştir.” Hiç de mizah barınmayan bu sözün pelesenkliğini gözardı ederek söyleyelim: Polisiye ciddi iştir. Bu ciddiyet…
***
Niçin daha fazla uzmanlık dergimiz yok? Sombahar Dergisi'ni hatırlar mısınız? Hatırlayanlardansanız, kimi şeyleri unutmaya hak kazandınız demektir. İki aylık bir şiir dergisiydi. Kalıcılık bakımından 90'lı yıllara deyim yerindeyse damgasını vuran dergi 35. sayı sonrasında kapandı. Kapanma gerekçesi manidar: Dergi yurt sathında 800-900 satıyordu ama her ay dergiye yayımlansın diye şiir gönderenlerin sayısı 1200-1300'ü aşmaktaydı. Bırakalım dünyada metrekareye en fazla şair düşen ülkemizin şiirseverlerini, yalnızca yayımlatmak için dergiye şiir gönderenler, şiirlerinin yayımlanıp yayımlanmadığına bakmak için bile dergiyi satın alsalardı Sombahar kapanmayacaktı. Ya Hayalet Gemi? O da aylık başladığı yayın hayatını iki aylığa çevirmesine karşın kapanmak durumunda kalmıştı. Bereket on yıllık bir yayın süresinden sonra. Kimler yoktu ki bu dergide? Türk Edebiyatı'nda farklı kulvarlarda yeralan yazarlar, çevirmenler ve hatta yayıncılar. Murat Gülsoy, Nazlı Ökten, Mehmet Açar, Yekta Kopan, Ayfer Tunç, Ergun Kocabıyık, Orhan Cem Çetin, Pınar Türen, Zeynep Direk ve Selçuk Orhan... Bu yaratıcı ekibi biraraya getiren dergi fantastik bir edebiyat anlayışına sahipti. Yayınlanan denemeler, makaleler, değiniler, resimler, fotoğraflar ve elbette hikâyeler, kesinkes fantastik bir yön barındırmaktaydı. Derginin tasarımı da edebi vasfı kıratındaydı elbette. DVD+ bile tarih olmuşken Peki ya DVD+ adlı dergiyi hatırlayan? Türkiye'de çıkan en ilginç sinema dergisiydi. İlginçti çünkü sinemayla irtibatı aslında ev sinemasıyla sınırlıydı. Ne ki bir DVD'yi yalnızca içindekinden hareketle değil; DVD'sinin menüsüyle, aktarımındaki yöntemle, görüntü ve ses kalitesiyle, DVDnin barındırdığı artı malzemeyle, kapak tasarımıyla filân değerlendiren ülkemizdeki yegâne dergiydi. Her sayı en az bir DVD hediye etmesi de cabası. Gelgelelim, sektörün tam göbeğinde bulunmasına karşın bu başka bir eşi-benzeri bulunmayan dergi de artık yok. Uzun lâfın kısası, bizde ana akımın dışında yeralan ve uzmanlık alanlarında yayın yapan, buna rağmen kendisine özel bir muhatap seçmiş yayın fazla yok. Çıkanları da pek yaşamıyor. Bunun günümüzdeki istisnai örneklerinden biri TeleVizyon Dergisi sayılsa gerek. Belli ki bunda TRT gibi bir kurum tarafından çıkarılmasının payı yüksek. ... Western türüne katkı mı demiştiniz? Batı kültürü ile bizimkisi arasında, bu işin uzmanları kırkbir fark sayıp dökebilir. Bence en önemlilerden birisi, günümüz Türk aydınının sınıflandırma aşamasındaki vukufiyetsizliği... Cumhuriyet aydınına dikkat edin, önündekileri bihakkın tasnife yeltendiği handiyse her durumda hissi kabullerini DE ölçütlerinin arasına katmaktan kendini alamadığını görürsünüz. Müzikte, edebiyatta ve sinemada hep böyle bu. Kendi beğenisi, adil yargısına baskın gelir çoğun. Başka bir ifadeyle, beğendiğini yüceltmek, beğenmediğini küçümsemek ihtiyacında hisseder kendini. Beğendiğini yüceltmek. Aslen olağan bir eğlence sineması öğesi sayılması zorunlu Quentin Tarantino, bu minvalde turnusol kâğıdı işlevi görecek denli iyi bir örnek. Tarantino bütün dünyada fenomen düzeyine çıkmış biri; burası doğru. Yazdığı senaryolara getirdiği küçücük ama önemli katkıyı, çektiği filmlere eklediği naif lezzeti kimsenin inkâra yeltendiği yok. Ne ki bizdeki kadar da yücelttiği yok. Demem o ki aklı başında hangi hayranına sorarsanız sorun, yönetmenin sinemasından aldığı keyfin zihnini bulandırıp onu yüceltmek gibi bir tavra sürüklemediğine şahitlik edersiniz. Amaç eğlenmek, sadece eğlenmek. Gelgelelim bizde Tarantino, geleneğimizde öyle bir şey olsaydı sinema azizi falan ilân edilebilirdi. Onuncu filmini sonuncu filmi sayacağını yıllar önce iddia eden fenomenimizin bir önceki işi de bir westerndi: Django Unchained. İyi müzik, sıradan değilmiş gibi görünen sürükleyici bir hikâye, çizgisel olmayan anlatım ve afili bir sinema dili. Hakkını teslim edelim. Tıpkı Django Unchained gibi The Hateful Eight de tipik bir western değil. Birşeyleri farklı. Üstelik az bir fark da değil bu. Artık Tarantino'nun kült oyuncusu yaftasını boynunda keyifle taşıyan Samuel Jackson, Kurt Russel, Jennifer Jason Leight gibi isimleri bünyesine katan filmin senaryosu da yönetmene ait. Kapalı mekân, kapalı insan İç savaş döneminin sonrasında bir grup yabancı, tipiden korunmak için bir dağ kulübesine sığınır. Çok geçmeden, aralarındaki bağların birbirlerinin hayatını tehdit ettiği ortaya çıkar. Film bu sekiz kişinin yollarının beklenmedik kesişmelerinin örüntüsü. Başka bir ifadeyle western türüne özgü bir hesaplaşma hikâyesi. Ama olağan sinema izleyicisinin sabrını zorlayacak denli upuzun diyaloglar, her midenin kaldıramayacağı kanlı sahneler ve farklı mizah anlayışıyla anlatılıyor bu hikâye. Ve Bir Avuç Dolar, Onları Yükseğe As, Armonikalı Adam, Bir Zamanlar Amerika, Bir Avuç Dolar gibi filmlerin bestecisinin zihninden çıkan muhteşem müzikler eşliğinde. Filmin müzikleri de türün bir başka kültüne, Ennio Morricone'ye ait. The Hateful Eight, zıpır bir zekânın ürünü. Sinemanın beylik trüklerini küçücük elçabukluklarıyla allayıp pullamanın ustası bu zekâ, gene iddiasını ispat ediyor. Derinlik mi? İşte onu aramak boşuna. Tarantino onuncu filminden sonra film çekmeyi bırakacak. Ama üç vakte kadar sinemaya geri 'dönecek.' Ve bu da beni hiç şaşırtmayacak.