Hayatın otopsisi
Edebiyatta polisiye neyse sinemada da korku o. Gündelik hayattan itinayla çekilip alınmışçasına gerçeksi bir eda içerisinde, basit, zekâvete sırtını yaslayan, kurgulanmışlığını örten, kendi iç…
***
Ahmet Haşim’in söyleşileri Sanatkârın eseriyle hayatı arasında bağlar kurmak, takipçileri için öteden beri tecessüs konusu. Hatta eserlerinden ziyade hayatıyla ve kişiliğiyle cazibe odağı hâline gelmiş sanatçılar hiç de az değil. Bu yaklaşımın doğurduğu en ciddi felâket, sanatçının eserini, hayatından hareket ederek izah etmek. Daha açıkçası, eseri anlamanın yolu ile sanatçının yaşantısı arasında birebir ve sıkı-fıkı bir bağ varsaymak. Eserin temeli durumundaki sanatçının hayal gücünü yok saymak. Meraklıları sanatçıların hayatlarındaki ayrıntıların izini, günlüklerinde, mektuplarında sürer. Kimileyin de sanatçının söyleşilerinde yer alan ayrıntılarda, o aslında çok şey saklayan anekdotlarda ipuçları bulur; bulduğunu sanır. Şimdilerde hayatımızdan çekilen mektuplar, aslında sanatçılar ve özel yaşantıları hakkında değil sadece, o dönem hakkında, o topluma veya o sınıfa dair hayli değerli bilgi barındıran bir belge niteliğinde. Bundan elli yıl, yüz yıl önceki bir yazışma, aslında erbabına göre küçük bir hazine değerinde. Ahmet Haşim'in mektupları da. Şairin mektuplarını, seyahatnamesi ve mülâkatlarıyla beraber okuma fırsatı sunan Frankfurt Seyahatnamesi / Mektuplar / Mülâkatlar adlı kitap, Bütün Eserleri’nin dördüncüsü olarak Dergâh Yayınları’nca yayımlandı. Kitabın üçüncü baskısı 2012 tarihli. Büyük şairi etraflıca tanımak için önemli bir fırsat. Ahmet Haşim'i yakından tanımak, aslında Osmanlı'nın son dönemini, aynı zamanda Cumhuriyet’in ilk yıllarını, hatta o dönemi olanca kuşatıcılığıyla anlamak demek. Haşim'in mektuplarında tanıklık ettiğimiz hissiyatlardan biri, o yıllarda Avrupalı yazarların mektuplarında da görebileceğimiz gibi, insan ilişkilerine verilen büyük değer. Bugün anlaşılması zor, aslında önemli bir husus. Dostluklar, ahbaplıklar, toplum ilişkileri, hatta aşklar, hayatın merkezindedir. “Kırkını geçmiş bir adamın beyaz saçlarıyla, mektepten henüz çıkmış bir genç gibi hayatını tanzim edememiş bir vaziyette kalışından daha hazin bir şey tasavvur edemiyorum.” (S. 131.) Bu cümle en yakın dostlarından Yakup Kadri'ye yazdığı satırlardan... Ruhunun en yaralı taraflarını dostuna yazmak, göstermek onu güçlü kılar belki de. “Öteden beri şairin ancak dilenci olarak geçinebildiği bir âlemde ben, şairlikten başka yapacak bir şey bulamadım. Fikir, his, hayal ve sanat kayguları, göze görünmez haşereler gibi faydasız hayatımın kumaşını delik deşik ettiler. Bu hayat, perişan bir çingene çadırı gibi beni barındıramaz olmuştu. Bütün meslektaşlarımın hâli de böyleydi. Fakat Cumhuriyet, şair ve edibin insan cemiyetlerindeki şerefli vazifesinden haberdar olduğunu göstermek maksadıyla olacak, kendi akıllarıyla yaşamaktan âciz olan bütün bu akılsız ve garip kuşları kanatları altına aldı ve ısıttı. Bunlardan hariç bırakılan yalnız ben oldum.” (S. 77). Bağdat doğumlu ya, bu dışlanmada bu hususun bir payı olup olmadığını sorgular ilerleyen satırlarda. Nâzım Hikmet’in orjinalliği Aslında Haşim'in cümleleri kim olduğunu ve ne yaptığını hayli derinden bildiğini belli eder nitelikte. Refik İnce'ye yazdığı bir mektupta, kendisinden iş konusunda yardım talep eder. Refik İnce, Emin Çölaşan'ın dedesi. Refik İnce'ye tasvir ettiği Anadolu manzaraları da içler acısı. Yakup Kadri'nin Yaban’daki Anadolu’suna bir hayli yakın bu izlenimler, o yıllar hakkında en sağlıklı fikir kaynağı aynı zamanda. Dostlarına fazlasıyla iltifatkârdır. Haşim'in öfkesini ifade ederkenki müstehzi tarzı da düşman başına. Kendisine gıyabında “Arap Haşim” diyen Yahya Kemal'e, Nişli Agâh ismini takar meselâ. Niş, Yahya Kemal'in doğduğu yere telmih ifade ettiği gibi, aynı zamanda arı, akrep, diken, zehir anlamlarına da gelmekte. Söyleşilerinde, döneme göre densiz denilebilecek sorulara sabırla cevap verişindeki müsamaha takdire şayan. Meselâ ölümünden üç-beş gün evvel kendisiyle söyleşiye gelen biri kendisine “Genç olmak ister miydiniz? Bu uğurda neler feda ederdiniz? Nasıl bir genç olmak isterdiniz?” şeklinde veciz bir soru silsilesi yöneltir. Haşim soruların garipliğini nazikçe ifade ederek savuşturur bu kabalığı. Adını vermeden Nâzım Hikmet hakkında değerlendirmelerde bulunduğu söyleşi dikkat çekici: “Mayakovski'den haberdar olmayanlar, bizde, yeri göğü sarsan, emsalsiz bir dâhinin, bir mucizenin dünyaya geldiğini zannettiler... Esasen bu şiirinde taklit olduğu şundan belli ki, bahsettiği şeylerin hiçbirini tanımıyoruz. Burjuva nasıl bir şeydir? Proletarya ne cins bir kuştur? Müthiş bir “duvar”a meydan okuyor. Hangi süvariler, hangi duvar? Bütün bunlar Merih gibi, dünyamıza tamamen yabancı bir âlemin dedikodusudur.” (S. 172). Bu cümleler tazeliğini hâlâ korumuyor mu?