Generalin köpeği

Sosyal medyanın bizi sürekli hız üzerinden sınaması ayarlarımızı bozdu. Konu ne olursa olsun tepkinizi “anında” vermenizi gerektiren bu düzen, kimseye bir anlığına da olsa geriye çekilip düşünme, derin bir nefes alıp sakinleşme şansı tanımıyor. Ne söyleyecekseniz hemen söyleyeceksiniz. Üç-dört saat beklemek sizi gündemden koparır ve “bitaraf” yapar. Koşacaksınız. İlk siz yazacaksınız. Telefon elinizden düşmeyecek.

Eleştiri, artık saliselerin dikkate alındığı bir yarışa dönünce, eleştirilenin niyetinin yahut duruşunun kıymeti de kalmıyor. Bu koşturmacanın içindeki insan, bulunduğu cemiyetten geri kalmamak için depara kalkıyor ve sonuçta saçma sapan bir eleştiri kültürünün esiri oluyor: “O kişi” ne demiş, buna karşı ben ne demişim. Her şey bu basit denkleme indirgeniyor. İsme bakıyor, niyeti ve duruşu ıskalıyorlar. Fikir, kendilerinin de yakın olduğu “başka birisi” tarafından dile getirilince de saklanacak delik arıyorlar.

Sözün bundan sonrasını Anton Çehov’un “Bukalemun” adlı hikâyesine bırakacağım. Çünkü söylemek istediğim her şeyi bundan yaklaşık 150 sene önce Çehov da söylemişti. Derdimi bu kadar iyi anlatan bir öykü varken ayrıca bir çabaya girişmek beyhude olur.

*  *  *

Bukalemun

Başkomiser Oçumelov kalın paltosuna bürünmüş, elinde paket, pazarın içinden geçiyordu. Etrafta bir sessizlik vardı. Pazar yerinde in cin top oynuyordu. Küçük dükkânların kapıları ardına kadar açık, tıpkı açlıktan nefesleri kesilmiş ağızlar gibi, hazin biçimde Tanrıdan medet umuyorlardı.

Aniden birinin sesi Oçumelov’un kulağına çarptı.

“Demek ısırırsın ha, seni gidi pis köpek! Bırakmayın çocuklar! Tutun şunu!”

Bir köpeğin ciyaklamaya benzer havlaması işitildi. Oçumelov sesin geldiği tarafa dikkatle baktı ve şunu gördü: Kereste tüccarı Piçugin’in bahçesinden taraf bir köpek koşarak geliyordu. Arkasından da yakası kolalı basmadan bir gömlek giymiş, yeleğinin düğmeleri açık, bütün vücuduyla öne doğru eğilmiş birisi koşarak takip ediyordu. Adam, ayağı bir şeye takılmış gibi tökezledi fakat köpeğin kuyruğuyla arka ayaklarından birini eline geçirdi. Köpek cıyaklar gibi bir daha havladı. Uykulu suratlar kafalarını dükkânların kapısından dışarıya doğru uzattılar ve kısa bir zamanda, aniden yerden bitmiş gibi, büyük bir kalabalık kereste bahçesinin etrafına toplandı.

Oçumelov sert adımlarla kalabalığa doğru yürüdü. Tam kerestelerin yığıldığı bahçenin kapısı önünde, yeleğinin düğmeleri açık adamı gördü. Adam sağ elini havaya kaldırmış, kanayan parmağını toplanan ahaliye gösteriyordu. Oçumelov bu herifi çok iyi tanıyordu, kuyumcu Kuryukin. Ve tam kalabalığın ortasında, ayrık ön ayakları üzerine çökmüş ‘suçlu’ oturuyordu; sivri burunlu, sırtında sarı bir leke bulunan bu beyaz Borzoy cinsi köpek yavrusunun vücudu korkudan tir tir titriyordu.

Oçumelov kalabalığı omuzlayıp orta yere doğru ilerlerken,

“Ne oluyor burada?” diye sert sert sordu. “Ne işiniz var burada, niye toplandınız? Sen, parmağını niye havada tutuyorsun? Demin bağıran kimdi?”

Şöyle bir öksürdükten sonra Kuryukin:

“Efendim, ben yolumda yürüyordum,” diye lafa başladı. “Mitri Mitriç’le halledilecek bir kereste işim vardı burada. Sonra aniden, ortada hiçbir sebep yokken şu lanet şey parmağımı ısırdı! Benim sanatım zor bir sanattır ve de parmağımın yaptığım işte rolü çok büyüktür. Bana tazminat ödemeye mecbur edin sahibini! Kim bilir, belki de parmağımı bir hafta oynatamayacağım. Kanun demiyor ki biz azgın hayvanlara baş eğelim. Eğer herkesin köpeği ısırmağa başlarsa, hayat çekilmez bir hale gelir!”

Oçumelov kesik kesik öksürdü, kaşlarını çattı ve;

“Hımm… peki, peki” diye sert sert söylendi. “Pekala, kiminmiş bu köpek? Bu işi burada bırakamayız. Ben onlara, köpeklerini böyle başıboş etrafa salmak ne demekmiş öğretirim! Kanunlara saygı göstermeyen beylere ders vermenin zamanı geldi! Hangi alçak herifinse, cezayı yiyip akıllansın!” Lafın burasında “Eldirin!” diye bağırarak polis memurunu çağırdı ve devam etti; “Hemen köpeğin kime ait olduğunu bul ve derhal bir zabıt tut. Hiç vakit kaybetmeden köpeği götürüp imha etmek lazım. Belki de kuduzdur… Kimin köpeği bu soruyorum?”

“Zannederim General Jigalov’un” diyen bir ses kalabalığın arasından yükseldi.

“Genaral Jigalov’un mu dedin? Hımm… Eldirin, yardım et de şu paltomu çıkarayım. Of, amma da sıcak bastı ha! Yağmur sıcağına benziyor.” Oçumelov böyle dedikten sonra Kuryukin’e döndü ve;

“Anlamadığım bir şey var, bu köpek nasıl oldu da seni ısırdı? Nasıl oldu da parmağına ulaşabildi? Bu küçücük bir köpek, sen ise sırık gibi bir herifsin! Belki de parmağına çivi filan battı ve sen de bir yerden tazminat koparabilmek için böyle bir şey uydurdun. Ben senin gibileri çok iyi bilirim! Hilekâr şeytanlar!”

“Herhalde sırf şaka olsun diye, yanan sigarasını zavallı köpeğin burnunda söndürdü, efendim. Ve hayvan da kendini müdafaa etti. Hem bu Kuryukin her zaman böyle sakarlıklar çıkaran belalı bir adamdır” diyerek polis memuru da fikrini ileri sürdü.

“Yalan söyleme ulan şaşı! Böyle yaptığımı gözünle gördün mü, niçin iftira atıyorsun? Başkomiser Beyefendi akıllı bir beyefendidir ve kimin yalan söylediğini kimin doğru söylediğini pekâlâ bilir. Eğer yalan söylüyorsam, mahkemelerde sürüneyim!”

“Hayır, hayır bu General’in köpeği değil.” Polis memuru sanki derin derin düşündükten sonra karara varmış gibi konuştu. “General’in buna benzer bir tek köpeği yok. Onun bütün köpekleri avcı köpekleridir.”

“Emin misiniz?”

“Hem de çok eminim, Efendim.”

“Ve haklısın da! General’in köpekleri pahalı, cins köpekler. Bir de şuna bak! Çirkin, pis ve üstelik de uyuz! Eğer böyle bir köpek kendisini Moskova veya Petersburg’da bulsa başına ne gelir bilir misin? Kimse kanun filan dinlemeden bir dakika içinde imha ediverir! Evet Kuryukin, sen davanda haklısın ve bak söylüyorum, sakın bu işi burada bırakma! Tazminat davası aç! Sahibi kimse iyi bir ders alsın! Aklı başına gelsin!”

“Her şeye rağmen, yine de General’in köpeği olabilir” diyerek polis memuru sesli sesli düşündü, “İnsan böyle bakmakla bilmez ki. Hatırlıyorum, geçenlerde General’in bahçesinde tıpkı buna benzer bir köpek görmüştüm.”

“Elbette General’in köpeği!” diye bir ses kalabalıktan yükseldi.

“Hımm! Yardım et de şu paltomu giyeyim, Eldirin… Pis bir rüzgâr çıktı. Soğuktan bütün vücudum ürperiyor. Al şu köpeği götür General’in evine ve sor bakalım onların mı? Belki de pahalı bir köpektir ve her hayvan herif her aklına estiğinde sigarasını hayvancağızın burnunda söndürmeye kalkarsa, kısa zamanda köpekte can kalmayacak. Köpek nazik bir hayvandır.”

“İşte bak, General’in emir beyi geliyor, ona soralım… Hey ahbap, Prokhor! Gel buraya babalık! Hele bir bak şu köpeğe… Sizin köpek mi?”

“Daha neler! Hayatımızda böyle bir köpek beslemedik!”

“Öyleyse daha fazla soruşturma yapmaya lüzum yok” dedi Oçumelov. “Sahipsiz, başıboş bir köpek. Daha fazla burada durup konuşmanın manası var mı? Köpeği götür imha et ve bu mesele de böylece kapansın.”

“Bizim köpek değil.” diye Prokhor lafına devam etti. “Bu bizim General’in kardeşinin köpeği. Kendileri henüz bir müddet önce geldiler. Bizim General borzoy cinsi köpeklerden hiç hoşlanmaz. Ama kardeşi beğeniyor.”

“Ne? General’in kardeşi geldi mi? Vladimir İvaniç hazretleri teşrif buyurdular demek ki?” Oçumelov, zevkten kendinden geçmiş bir şekilde haykırdı. Suratındaki tebessüm genişledikçe genişliyordu.

“Vay canına! Şu hale bak! Kendisini karşılamayı ne kadar istedim ve geldiğinden haberim olmadı! Demek bu köpek onun? Ne kadar memnun oldum! Al, götür… Ne kadar da şirin, cici şey! Hiç parmak ısıracak hali var mı şu minnacık hayvancağızın? Ne tatlı köpek yavrusu”

Prokhor köpeği çağırdı ve kerestelerin yığıldığı bahçeden beraberce geçerek uzaklaştı. Toplanan halk Kuryukin’e kahkahalarla gülüyordu.

“Ben sana gösteririm!” diye Oçumelov onu tehdit etti ve kalın paltosuna sarılarak pazarın içinden yoluna devam etti.