Yavaşlama sanatı

Kemal Sayar

Yerinden kımıldamayan, ayağına bağlanmış prangayı da fark etmez. Arzu ve dürtülerimizin esareti altına girdiğimizde, onlara direnmenin nasıl bir şey olduğunu unuturuz. Rüzgarın kuvvetini ancak ona  karşı yürüdüğümüzde hissederiz. Bir arzusuna beş dakika bile direnemeyen bir insan, eğer direnebilseydi bir saat sonra ne olacağını hayal bile edemez.

Süpernormal uyaran kavramı, içinden çıktığı uyarandan daha güçlü bir tepki uyandıran uyaranlar için kullanılıyor. Biyologların evvel emirde bazı hayvan davranışlarını açıklamak için kullandığı bu kavram, doğal bir uyaranın büyütüldüğünde ve daha çekici kılındığında bir çekim merkezi haline gelerek davranışı değiştirebildiğini öne sürüyor. Benekli yumurtaları üzerine kuluçkaya yatan bir kuş sözgelimi, daha büyük ve daha benekli bir yumurta önüne konulduğunda, doğal yumurtalarını değil onu yeğliyor. Abartılmış bir taklit gerçeğinden daha fazla çekim gücüne sahip olabilir. Süpernormal uyaranların biz insanların hayatını da yönettiği, hayvanlar alemi kadar insanlar aleminde de tesirli olduğu kimi yazarlar tarafından dile getiriliyor. Çöp gıdaların, televizyon ve video oyunlarının, pornografi ve internetin bağımlılık yaratıcı etkilerinin olduğunu artık biliyoruz. İnternette “akıllı” eşyalarımızla geçirdiğimiz uzun saatler, kavramsal ve eleştirel düşüncelerimizi törpülüyor. Bir konu üzerinde uzun süre, dikkatimizi teksif ederek çalışmak zorlaşıyor. Oysa insan onu hazza sevk eden ilkel dürtülerini kontrol edebilecek belki de yegane varlık. Gerçek olmayan, ne kadar çekici bile olsa, biz irade ve bilincimizi ortaya koyduğumuzda gerçeği yenemez. İradeyi kuvvetlendirebilmek için de hazza seyirten zihinlerimizi, yeri geldiğinde haz nesnesinden uzaklaştırabilmek gerek. Nefs terbiyesi arzuları gemleyebilmekle olur. Zihnimizi kandıran, gerçeği ikame eden  süpernormal uyaranlara karşı bir perhiz uygulayarak işe başlayabiliriz.

Tabiatı telaşlandıramayız. Yağmuru, rüzgarı, gündüzü acele ettiremeyiz. Her şey kendi zamanında gerçekleşir. Aynı şekilde biz de kendi dünyamızın doğal ritimlerine bağlı kalır ve onlara saygı duyarsak, daha farklı ve daha anlamlı bir biçimde yaşamayı öğrenmiş oluruz. Bunun için uzun süre beklemeyi bilmemiz gerekir. Beklemek ve sabır, hayatımızdaki ayrıntıları daha iyi fark etmemizi sağlar. Kusurlu insanlarız hepimiz. Bu yüzden her birimiz biriciğiz. Her şey olmamıza, her şeyi yapmamıza ve her şeyi bilmemize imkan yok. Yetenek ve hünerlerimiz kadar, kusur ve incinebilirliğimiz  de bizi tanımlıyor. Japonya’da Wabi Sabi felsefesi içinde kusurluluğun güzelliği adeta kutsanır. Kırılmış bir vazonun çatlakları altın ile doldurulur. Kusurlarımızla daha güzeliz, velev ki çatlakları altınla/güzel eylemlerimizle onarmayı bilelim.

Günümüzün dünyasında sürekli çevrimiçi kalmaya can atıyoruz. Eğer kendimizi fişten çekersek, etkisiz ve verimsiz insanlar olacağımızdan korkuyoruz. Halbuki bunun tam tersi doğru. Çok şeyle aynı anda uğraşmak yerine bir şeye derinleşebilmek, bizi daha üretken, etrafıyla daha bağlı ve zorluklarla daha kolay mücadele eden insanlar haline getiriyor. Bir anda pek çok görevle uğraşmak, önemli bilginin süzülüp beyinde kalmasını da zorlaştırıyor. Ayrıca bu önemli bilgiyi kısa ve uzun dönemli belleğimizde depolamamızı da önlüyor. Çevrimdışı olduğumuzda önemli bir şeyler kaçırdığımız hissiyatı ile endişeye gark oluyoruz: Biz orada yokken ya önemli bir haber gelirse? Bütün bu dijital hamallığın bizi çok canlı kıldığını zannediyorsanız, yanılıyorsunuz. Pek çoğumuz genel bir kırgınlık, yorgunluk ve içsel bir boşluk halinden mustaribiz. Her türlü ekran karşısında geçirdiğimiz uzun saatler, bize ruhsal çökkünlük olarak geri dönüyor.

Akıllı bir telefon nefes almaz, kalp atımları yoktur veya düşünmez. Ama yine de biz ona sevdiğimiz insanlardan daha fazla vakit ayırıyoruz. Onu güçlü kılan biziz; çünkü zamanımızı, düşünceleri ve ilişkilerimizi tekel altına almasına izin veriyoruz. Bu da yetmezmiş gibi her hareketimizin, bunun sonucunu nereye varacağını bilmeksizin, onun tarafından izlenmesine, incelenmesine ve kaydedilmesine göz yumuyoruz. Bu dijital değişim dalgasının sonucunda gerçek zamanlı hayatı tecrübe etme imkanımızı kaybediyoruz. Yıllar önce İstanbul’da caz piyanisti Keith Jarret’ın bir konserine gitmiştim. Konser başladı, pek çok insan cep telefonuna sarıldı ve fotoğraf çekiyor. Müzisyen birden durdu ve izleyicilere dönerek, “Neden her şeyi kaydetmek istiyorsunuz?” diye sordu. “Müziği neden içinize çekmiyorsunuz, neden kendinizi müziğin akışına kaptıramıyorsunuz?”

Dijital hayatlarımızı yönetmek neredeyse tam zamanlı bir iş haline geldi. Meşguliyeti bir kılıf gibi üzerimize kuşansak da bu meşguliyet gerçekte hiç de üretken değil. Aşırı meşguliyet bir tür zihinsel tembelliğe işaret eder. Üretkenlik sadece hız ve etkinlik demek değil, farklı ve sezgisel düşünebilmeyi de gerektiriyor. İlhamın kapılarını açık bırakmak istiyorsak onu zorlamayalım, ilham ancak ruhumuzun serbest zamanında bize görünür.

Yapacağımız şey çok basit, bir dijital perhiz uygulamalıyız kendimize. Dijital bağımlılıklarımızı arkamızda bırakarak, hayatla ve gerçek olanla ilişkiye girmeliyiz. Kendinizi, katlanabileceğiniz süreler için fişten çekin. Bir gün, bir hafta. Zamanın yavaşlamaya başladığını ve daha iyi düşünebildiğinizi hissedeceksiniz. Zaman üzerinizde daha az baskı kuracak ve daha nitelikli anlara izin verecek.

Dijital detoks (perhiz)  dediğimiz zaman, kişinin akıllı telefon ve bilgisayarları, belirli bir süre için,  iradi bir çaba sarf ederek bırakmasını  kastediyorum. Yani malayani olanın fişini çekebilmek. Böylece etrafımızdaki dünyayla daha fazla etkileşime geçebilmek. Fişten çekmek, dijital aletleri reddetmek veya çöpe atmak anlamına gelmiyor. Tam aksine hayatın doğal ritmi ile yeniden bağ kuracağımız ve içimizi hayatın gerçek ses ve imgeleriyle dolduracağımız bir imkana kavuşmak demek. Önceliklerimizi gözden geçirerek, temel değerler dizgemizi belirlemek ve böylece daha anlamlı bir hayata yol almak. Bir tür ‘yavaşlama sanatı’. Yavaşlama sanatı, onu doldurma ihtiyacı duymaksızın bir boşluk yaratabilmekle ilgili. Size kendiniz olma imkanı veren, kendi iç sesinizi ve sahici benliğinizi yeniden keşfetmenizi sağlayan bir boşluk. Durup da kendimize ne olduğuna, alem içindeki var oluşumuza, içimizde kımıldayan duygulara bakabilmek için bir imkan. Dur düğmesine bastığınızda hem kendiniz üzerine daha fazla düşünür, hem de etrafınızdaki insanları daha kuşatıcı bir bakışla görme imkanı bulursunuz. Yavaşlık felsefesi şeyleri doğal ritmine bırakmak ve o doğal ritme hürmet etmekle olur. Yaptığınız şeylerin niceliğine değil, niteliğine bakmak. Kemiyet değil keyfiyet.

Kendimize bir nefes alma zamanı vermek zorundayız. Dur düğmesine basarak dijital hamallığın beyaz gürültüsünden imtina edebiliriz. Bir tür itikaf. Böylece hayatın doğal ritmiyle yeniden buluşur ve onda bütün ruhumuzla yaşamayı öğreniriz. Acele etmeyen bir yağmurda ıslanır, acele etmeyen bir güneşte ısınırız. Ekranı kapatmayı başarabildiğimizde,  hayatın kapıları ardına kadar açılır. O kapıdan girdiğinde, yürüdüğün her yol sana çıkacaktır.

Benzer konular