Yağmur’u hangimiz öldürdü?

“Okula gitmemeye, altını ıslatmaya başladı, yalnız kalamıyordu.”

İzmir’de bir küçük kız, Yağmur, geçen yıl komşularının evinde, arkadaşının dedesi tarafından cinsel tacize uğradı. “Uğradı” diyorum, çünkü Yağmur başına gelenleri canını vererek ispatladı; henüz 9 yaşında, mahkemede tacizcisiyle yüzleştirileceğini öğrenince, korkudan kalp krizi geçirip hayatını kaybetti. Tacizci ise bir önceki duruşmada tahliye edilmişti.

“Psikolojik tedaviye başladık. Kimi zaman çok kötüleşiyordu.”

Yağmur çok zeki bir kızdı, yaşadıklarını etraflıca anlattı. Ama yaşadıklarının ona ne yaptığının farkında değildi. Annesinin, babasının, arkadaşlarının gözleri önünde yavaş yavaş solmaya başladı Yağmur. Korku, iğrenme, çaresizlik ve yalnızlık, kötü huylu bir tümör gibi günden güne büyüdü göğsünde. Ve bir öğle vakti, markette annesine sevdiği çikolatayı aldırdıktan beş dakika sonra, bir kaldırım kenarında son nefesini verdi.

“Elinin tersiyle sürekli dudaklarını ve ağzını silmeye çalışıyordu. Kendisini kirli hissediyordu. Ağzında kötü bir tat varmış gibi sürekli tükürdüğü anlar oluyordu.”

“Sıradan bir vaka” diye mi düşündü acaba mahkemenin hâkimi? O kadar kalın kafalı yahut vicdansız mıydı? Umursamaz mıydı? Zalim miydi? Yağmur’u, zihninde o korkunç ânı tekrar tekrar yaşayacağı bir duruma sokmayacak tedbirleri almaktan aciz miydi? Psikolojiden anlamıyor muydu? Anlamadığını bilip anlayanlardan yardım isteyecek idrak yolları mı kapalıydı, neydi? Bu ülkenin baroları, kurulları, meclisleri, odaları neden ayağa kalkmadı? İki tane terörist için bir gecede çıkan kanunlar, onlarca çiçek göz göre göre çiğnenirken hangi cehennemin dibinde şeytanla dans ediyordu? Ben neredeydim? Sen neredeydin? Yağmur, bedenine düşürülen kara gölgeyi tüküre tüküre temizlemeye çalışırken ne yapıyorduk? Devleti, vatanı, bayrağı korumak için canımızdan bile geçiyorduk da o devletin, o vatanın, o bayrağın varlık sebebi olan bir küçük kızın asla dokunulmaması gereken mahremine el uzatan sapıklar için ne yaptık? Hangi uykumuzdan feragat ettik? Hangi lokma takıldı boğazımıza?

“Bir gün bana eliyle başını göstererek ‘Anne bunların hepsini aklımdan silsem bile kalbimden nasıl sileceğim’ dedi.”

Şimdi dünyanın tüm hukukçularını toplayın; tüm hâkimlerini, tüm avukatlarını bir araya getirin, geçmişten bugüne adalet üzerine yazılmış her şeyi üst üste yığın, tarihin en ünlü cellatlarını, en namlı işkencecilerini diriltin ve söyleyin: Hangi ceza Yağmur’un yaşadıklarına bedel olabilir? Allah’ın mahkemesi de, cehennemi de öte tarafta; Allah aşkına söyleyin, biz burada ne yapıyoruz, ne yapacağız? Hangi oyunun oynaşındayız? Aklımızın en şeytani kıvrımlarını çalıştırıp en azaplı, en korkunç cezaları bulsak, bunları uygulasak bile o küçük çocukların geceleri Allah’a yalvarırken hissettiği yapayalnızlığı hafızalardan silebilecek miyiz?

“9 yaşındaki bir çocuk bunları yaşamak zorunda mıydı?”

Belki bir gün tüm sapıklar bir köşede linç edilecek, belki bir hücreye atılacak, belki de pis bir tuvalette şişlenecekler. Yetecek mi? Kabaran kızıl öfkemizi soğuttuktan sonra yine “işimize” mi bakacağız? Bir başka Yağmur, bir başka Zeynep, bir başka Ömer daha tertemiz dünyalarından koparılıp kalpleri korku mengenesinde çiğnenince ne yapacağız? Ne yapacağız? Hangi dünya, hangi memleket, hangi bayrak tek bir çocuğun masumiyetinden daha değerlidir diye sormayacaksak, o memlekette aldığımız nefesin de, semada dalgalanan bayrağın da zerre kadar kıymeti yoktur. Bunu bir gün anlayacak mıyız? Bir yağmur damlası için gerekirse dağları yırtmayı göze alacak mıyız?