Vurun Davutoğlu’na

Turgay Bakırtaş

Askerliğimi Maraş’ta, bir komando bölüğünde yaptım. İlk bölük komutanımız Kadri Üsteğmen, sert mizaçlı, otoriter, yokluğunda bile gözü ve kulağı üzerinizdeymiş hissi verecek kadar karizmatik bir adamdı. Sadece erat değil, rütbeli personel de kendisinden çekinir, kimse Kadri Üsteğmen hakkında konuşmazdı. Disiplinin bozulmasına asla müsaade etmediği için işler tıkır tıkır yürürdü.

Tayin vakti gelip de Kadri Üsteğmen başka bir şehre gidince, yardımcısı Arif Teğmen (rütbe alıp üsteğmen olarak) onun yerine geçti. Arif Teğmen, selefinin aksine son derece munis, yumuşak başlı ve bir subay için fazla sessiz biriydi. Kafasında bir hayal dünyası kurmuş da gündelik mecburiyetleri biter bitmez oraya kaçıyormuş gibiydi. Fiziksel olarak da narin yapılıydı; heybetli bir görüntü vermekten çok uzaktı.

Kadri Üsteğmen döneminde haytalık edemeyen, dedikodu yapamayan, “ipinden kurtulamayan” erler, Arif Üsteğmen’in komutanlığı başlar başlamaz gevşeyiverdi. Koğuşlarda sigara içip kâğıt oynayanlar, bölük komutanı ve ailesi hakkında nahoş şakalar yapanlar gırla gidiyordu.

Askerlerden biri olarak normalde bu rahatlığı keyifle karşılamam gerekirken ben bile rahatsız olmuş, bu işin sonu nereye varacak diye endişelenmeye başlamıştım. Derken bölük komutan yardımcısı olarak fişek gibi bir teğmen geldi ve ortam eski haline döndü.

Bana bu askerlik hatıralarımı anımsatan şey, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı makamına geçişiyle birlikte AK Parti Genel Başkanlığı ve Başbakanlık koltuklarına oturan Ahmet Davutoğlu’na yönelik eleştirilerin dozu ve içeriği oldu. Erdoğan’a yönelik ağır ve sistemli saldırıların, onu desteklemesine rağmen eleştirme ihtiyacı da hisseden insanların zihninde “şimdi değil” alarmları çaldırdığı, şimşekleri üstüne çekmekten korkanlar olduğu, mevcut durumu fırsat bilip kılıç çeken, “Siz koyunsunuz, yandaşsınız, korkaksınız” nidalarıyla saldıran muhalif kesimin bu insanlara “La havle” çektirdiği, dişlerini sıktırdığı muhakkak.

Bu çift taraflı baskı, Davutoğlu’nun gelişiyle birlikte aniden kırıldı ve Erdoğan’dan çekindiği için “sistem eleştirisi, demokrasi uyarısı, adalet ve insanlık vurgusu” yapmayan/yapamayan, kendini baskı altında hissettiği için öfke biriktiren çoğu kişi bir bir Başbakan Davutoğlu’na patlamaya başladı. 7 Haziran seçimlerinden sonra ilk ipi çekilmek istenen, “Güzelim partiyi batırdın” denilen Davutoğlu oldu. Mitinglerde bağırdı, “Niye bağırdın”; bağırmadı “Niye sakinsin” diye eleştirildi. Munisliğine de celaline de ayrı burun kıvırıldı. Kâbe’nin içine girdi, “Bu siyasiler de iyice gelenek düşmanı oldu” denildi. Umredeki Türklerin spontane alkışına eyvallah çekti, “Utanmıyor musun miting yapmaya”, “Bu nasıl Müslümanlık ey Başbakan!” yumrukları yedi.

Babasına bağıramadığı için kardeşini döven abi, ustasından fırça yiyince çırağı haşlayan kalfa gibi hayatın içinden örnekler sayesinde yakından tanıdığımız bu ruh halinin yol açtığı “zoraki eleştiri atmosferi” bir an evvel son bulur umarım. Çünkü hem karşılığı yok, hem komik görünüyor.

Benim güzel faşizmim

İşkence yapmak, insanları kesip biçmek, çocukları öldürmek, şehirlerde terör estirmek gibi vicdansızlıklara, insanoğlunun nelere dönüşebileceğini bildiğim için çok da şaşırmıyorum. Kimse elinde kılıçla, alnında “Ben azılı bir celladım” yazılı olarak doğmuyor diye bu potansiyelin varlığını yok sayamayız.

Şunu hep unutuyoruz: Dünya üzerinde en çok bağımlılık yaratan madde kandır. Kana alışmış bir insanın saçacağı tehlike, başka hiçbir canlıda olmadığı kadar şiddetli olabilir. Vahşi bir hayvan sadece açlığını gidermek için avlanır; fakat bir insan için “insan kanı”, fizyolojik bağımlılığın çok ötesinde, onun ruhuna sinen ve vicdanının kalan kırıntılarını da emip yok eden bir bağımlılık yaratır. Bir kez kan dökmeye başlayan insan için geri dönüş çok zordur. Hiçbir önlem onun kan açlığını ortadan kaldıramaz.

Faşizm, bu kan bağımlılığından kaynaklanan, tedavisi olmayan bir illet; çoğu kez siyasetle birlikte anılsa da siyaset üstü bir olgu. Kimlik ayırmaksızın, kanın tadına bir kez bakmış ve vicdanının kontrolünden çıkmış herkesin hizmetindedir faşizm. Fransız devrimini hatırlayın; son derece haklı isyanlarla başlayan devrim, gerçekleştikten sonra bile ülkeyi kana boyamaya devam etmiş, sosyal adalet için başkaldıranlar kanın o karşı koyulamaz çekiciliğine kapıldıktan sonra kendilerini durduramamışlardı. Düzene isyan eden, “Ne olacaksa olsun!” diyen gözünü karartmış toplulukların, bir kez kan dökmeye başladıktan sonra çıkış noktalarından saparak nasıl da hissizleştiği ve bir süre sonra “adalet isteyen isyankârlar” değil, “can alan vahşiler” haline geldiğini çok gördük.

Diğer insanlar üzerinde hâkimiyet kurmanın, “uğruna mücadele ettiği davayı kazanmanın” yegâne yöntemini kan dökmek zannetmek… Faşizm budur işte. Oluşturduğu en büyük yanılgı da korkuyla sindirilmiş olanları kendi yanında zannetmektir. Her faşizm sürecinin sonunu getiren bu yanılgı olur zaten. Bir bakmışsınız, insanlar onlara yönelttiğiniz silahlara, döşediğiniz mayınlara, evlerine fırlattığınız roketlere isyan edip yumruğu tepenize indirmiş. Olmayan şey değil. Olmayacak şey değil.

Kim yerli kim yabancı

Twitter’da o kadar çok önüme düştü ki yazmak farz oldu: Türkiye’deki toplumsal olaylara en insani tepkileri verenlerin başında bir dönem burada top oynamış yabancı futbolcular geliyor. Yaşanan onca terör saldırısına, mülteci dramına, yabancı ülkelerle sorunlara ve diğer meselelere bir Türk vatandaşı gibi tepki veren bu isimler, muhalifliği zorla giydirilmiş bir elbise gibi taşıyan “bizimkilerin” ağır küfürlerine maruz kalıyorlar. Buna rağmen, mütareke İstanbul’unda yaşasalar İngiliz Dostları Derneği’nden dışarı çıkmayacakları kesin olan bu arkadaşlara karşı Türkiye’yi ve Türk halkını savunuyorlar. Gülsen mi ağlasan mı, bir garip hâl.

 

Benzer konular