Vezirin parmağı neyi işaret ediyor?

Türkiye’nin 90’ları, kültürel açıdan Zincirlikuyu metrobüs durağını andırıyordu. Öbek öbek insan kalabalıkları, bir vasıtadan ayrıldıktan sonra bir başka vasıtaya binmek için birbirini çiğniyor, normal şartlarda taviz vermediği asgari görgü kurallarını bile bir süreliğine rafa kaldırıyordu.

Ajda Pekkan, Sezen aksu gibi isimlerden aşina olduğumuz “Türkçe sözlü hafif batı müziği”nin, yerini “pop müziğe” terk ettiği, Türk sinemasının üretim ve nitelik anlamında savrulduğu boşluktan çıkış yolları aradığı doksanlı yıllarda, seksenlerin “gazıyla” kendine hedefler belirlemiş bir grup şarkıcı/türkücünün “piyasada” tutunmak için “Merhaba Televole” diye kameralara sırıtışına şahit olduk. İbrahim Tatlıses’in yolundan giden, bir gün ondan boşalacak “imparatorluk tahtına” oturma hayaliyle birbiriyle didişen Mahsun Kırmızıgül, Özcan Deniz, Alişan gibi isimler; içinde yetiştikleri ve zirvesine ulaşmayı diledikleri mahallenin dağılmaya başlamasıyla birlikte kendilerine yeni bir yol haritası çizme ihtiyacı hissetti.

Buldukları çözüm, sahip oldukları “yerli” kimliği terk edip, geleceği inşa edeceğine inandıkları “modernliğe” adım atmaktı; ve o adımı hiç tereddüt etmeden attılar. İlk olarak “bıyıklarını” kesip “kıroluktan” kurtuldular; sonra saç kesimleri, kıyafetleri, “takıldıkları” mekânlar değişti. “Anam bana kız beğenmiş” diyen davullu zurnalı türküleri bırakıp, daha üniversitelerin bile yeni yeni ilgilendiği feminizm, çevrecilik, ötekileştirme, azınlık hakları, eşcinsellik, modern birey gibi altı doldurulmamış batılı kavramlara temas eden dizilerde oynamaya, bunların filmlerini çekmeye başladılar.

Bu debdebeli, tozun dumana karıştığı ve safların yeniden kurulduğu dönemde çiçeği burnunda iki “sinemacımız” oldu: Özcan Deniz ile Mahsun Kırmızıgül. Kaderin cilvesi, Tatlıses’in tahtına oturmak için birbiriyle yarışan bu iki isim, taht ortadan kalkınca yeniledikleri hedeflerle yine rakip olmuşlardı. Sanata ve estetiğe dair biraz olsun duyarlılığı bulunanların daha en başından prim vermediği bir rekabetti bu; ama türlü araç sayesinde istesek de görüş alanımızdan çıkaramadığımız popüler kültür piyasası bu rekabeti gözümüze soktu.

Özcan Deniz, birey merkezli işler yaptığı için pek dikkat çekmedi. Ama Mahsun Kırmızıgül, “madem salonlar dolusu insana ulaşma imkânım var, neden canımın istediğini zihinlerine boca etmiyorum” mantığından hareketle, hikâye ne olursa olsun filmlerini toplumsal mesajlara boğmayı tercih etti. Hem de olabilecek en didaktik ve pespaye biçimde…

Okur, bu noktada bir sorunun cevabını merak edecektir: Neden ciddiye alınmayacak kadar piyasa işi filmler çeken bir doksanlar arabesk prensini yazı konusu ediyorum? Çünkü, Kırmızıgül’ün 25 Ocak’ta gösterime gireceği duyurulan son filmi Vezir Parmağı, fragmanından anlaşıldığı kadarıyla 70’lerde zirveye ulaşan gereksiz ve çirkin bir alışkanlığı yeniden diriltme derdinde görünüyor.

Söz konusu filmin 2 dakika 20 saniye uzunluğundaki fragmanından hikâyenin ne olduğuna dair hiçbir şey anlaşılmıyor. Fakat özellikle seçilmiş bölümler, bir dönem Yeşilçam’ın rutini haline gelmiş “Kötü Müslüman” anlayışının 2017’de yeniden diriltilmeye çalışıldığını gösteriyor. Fragman boyunca gözümüzün önünden geçen çirkin suratlı, bön bakışlı, aptal, aklı fikri uçkurunda olan sakallı, sarıklı, şalvarlı adamların hangi toplumsal mesajı vermek için bir araya getirildiği sorusuna şimdilik verecek cevap bulamıyorum.

Türk sineması, uzun bir dönem boyunca Müslümanlıkla, İslam’la ilgili olan ne varsa (kişiler, mekânlar, ibadetler vs.) ya tümden görmezden geldi, ya da onu ucuz biçimde karikatürize etti. Bu uğurda Türkiye’nin sosyolojisi de hiçe sayıldı. Örneğin, kaba bir hesapla Türkiye’de yaşayan kadınların en az yarısı başörtülüyken, Türk sinemasında 60’lar, 70’ler ve 80’ler boyunca numunelik olsun kapalı bir kadın başrole yer verilmedi. Başrolü geçtim, yan rollerde dahi görmedik bunu. İbrahim Tatlıses ya da Ferdi Tayfur’un, çileli oğulları için gözyaşı döken gariban annelerini, köşkün hizmetçisini ya da “cahil, köylü, ilkel âdetleri olan” karakterleri saymazsak tabii. Fakat onlar da başlarını en fazla “yazma” ile örtüyordu.

Bu anlayış, yakın tarihli köy/aşiret/ağalık dizilerinde de varlığını sürdürdü. Hikâye ister Adana’da, ister Denizli’de, ister Trabzon’da geçsin, birkaç yöresel kıyafet olmasa kadınların hikâyeye Paris caddelerinden dâhil olduğunu zannederdiniz.

İmam, müftü, şeyh gibi din adamı rollerinde durum çok daha vahim. Çünkü aşağılama ihtiyacı büyük oranda bu karakterler üzerinden giderildi. Türk sinemasından nice karizmatik ve yetenekli oyuncu gelip geçti; Cüneyt Arkın’dan Tarık Akan’a, Kadir İnanır’dan Şener Şen’e, Uğur Yücel’den Kartal Tibet’e kadar onca isimden biri bile “mütedeyyin” bir karakter rolünde oynatılmadı. Sinemada gördüğümüz “hacı hoca” karakterler hep çirkin, kem bakışlı, ellerini ovuşturan, paragöz, fırsatçı tiplemelerdi. Birçoğu ya kekeme, ya bet sesli, ya şaşıydı; saçları sakalları karışıktı.

Bu anlayış doksanlardan sonra yavaş yavaş kayboldu. Ancak aksi istikamette bir “iyileşme” de gerçekleşmedi. Adına artık Yeşilçam demesek de sinema sektörüne yön verenler -Mahsun Kırmızıgül’ün yıllar önce keşfettiği gibi- toplumun binde birinde ancak karşılık bulan meseleleri dev aynasına vurarak beyazperdeye taşıdılar. Halkın inancıyla bir şekilde ilişkili hikâyeler ise modern kavramlarla harmanlanarak sunuldu.

Filmi henüz gösterime girmediği için, Mahsun Kırmızıgül’ün vezirin parmağını toplumun hangi yarasına bastığını bilemiyorum. Ancak fragmanda gözümüze sokulacak denli öne çıkarılan unsurlar, dar da olsa çerçevesini çizmeye çalıştığımız Yeşilçam tavrının, Ezel Akay üslubuna benzer bir görsellikle yeniden işlendiğini gösteriyor.

Olayın bir başka boyutu da filmin “yaşam tarzı” tartışmalarının tam göbeğine denk gelmesi. Son zamanlarda belli kesimler tarafından ısrarla, zoraki biçimde pompalanan, herhangi bir karşılığı bulunmayan ve çoğunlukla alkol, cinsellik, kadın bedeni kavramları üzerinden sürdürülen kamuoyunu etkileme çabaları, yoğunlukla sosyal medya üzerinden “Müslüman zannettiklerinizin ne mal olduğunu bilmiyorsunuz” sosuyla birlikte servis ediliyor. Bu uğurda, pedofili gibi oldukça ağır ve hassas bir mesele dahi mide bulandırıcı bir vicdansızlıkla “İslamcı kesimin yaşam tarzı” şeklinde sunulabiliyor.

“Çirkin hacıların” süfli arzularla üç, dört, beş kadını birden “yatağa atma” çabalarına yer veren Vezir Parmağı’nın Batıcı zihinlerin hangi algısıyla oynayacağını, Mahsun Kırmızıgül’ün bu sefer de yalnızca kötü ve gereksiz bir film mi yaptığını, yoksa sosyal yapıyı rahatsız edecek bir hikâyeyi bilerek mi tercih ettiğini birlikte göreceğiz. Umarım gördüğümüz o sokak işi ucuzluklar yalnızca fragmanla sınırlıdır.