Vefa

Turgay Bakırtaş

2001 sonbaharının ortalarıydı. Kahramanmaraş Pazarcık Komando Bölük Komutanlığında çavuş olarak geçen askerliğimin son altı ayında santral operatörüydüm. Öncesinde epey sıkıntı yaşamıştım. Yazın aman vermeyen güneş altında, kışın da kulak koparan soğukta sürekli eğitim yapıyor, kilometrelerce koşuyor, günde yedi saat nöbet tutuyor, atış talimlerinde başarılı olamazsak dayak yiyorduk. Komutanlarım tarafından “akıllı çocuk” olarak anılmama rağmen rahat bir pozisyona kapak atamamıştım. Yazıcı, santral operatörü, kantin, posta; hepsi ben bölüğe katılmadan hemen önce kapılmıştı; bunlardan birine yerleşmek için 12 ay beklemek zorundaydım.

Sorumluluğum artmasına, askeri muhaberenin karmaşıklığına rağmen santral operatörü olduğumda rahatlamıştım. 12 saatlik gece vardiyam boyunca okumak, mektup yazmak, hayatıma dair, dünyaya dair düşünmek, bana artık bir hayal gibi gelen sivil hayatı özlemek ve geceleri uyanık olan herkes gibi hüzünlenmek için bolca vaktim vardı. Bir de sinekler; daha önce hiç görmediğim türden, yüzlercesi tavandaki lambanın etrafında toplanan ve hiç hareket etmeyen tuhaf sinekler.

Sabahları, gece boyunca ışığa gelip tavanda biriken yüzlerce sineği uzun saplı bir oto yıkama fırçasıyla süpürüyordum. Fırçanın ucuna yapışıp kalıyorlardı, ben de hepsini camdan dışarı silkeliyordum. Nereden geliyorlar, neden hiç hareket etmiyorlar bilmemekle birlikte onları her sabah temizlemek zorunda oluşum sinirlerimi bozuyordu.

Yine bir sabah söve söve tavandan sinek toplarken, fırçayı sertçe çarptığım için ampul kırıldı. Tasarruf ampullerinin yeni yeni yaygınlaştığı ve epey pahalı olduğu günlerdi. Benim de o ara hem param yoktu, hem de ampul almak için çarşıya inmek gerekiyordu. Er gazinosundan sorumlu olan arkadaşıma haber vererek, oradaki ampullerden birini çıkarıp kırılanın yerine taktım. Emaneten almıştım, babam para yolladığında yenisini alıp arkadaşıma verecektim.

Gazinodan sorumlu timin komutanı Mehmet Astsubay, sinirlendiğinde gözünü kan bürüyen, normal vakitlerde sempatik biri olmasına karşın emri dışında iş yapıldığında kelimenin gerçek anlamıyla çıldıran bir askerdi ve son zamanlarda sıkça “eksilen” ampullerden dolayı çok öfkeliydi. Nöbetçi subay olduğu o gün gazinoya girip de ampullerden birinin daha ortadan kaybolduğunu görünce çıldırmıştı.

Derhal bölüğü içtima alanına toplayan Mehmet Astsubay, hafta sonu olduğu için neredeyse tamamı gazinoda olan, haliyle ampulü alırken beni gören (ancak sorumlu çavuşla konuştuğumu ve onu emaneten aldığımı bilmeyen) askerleri bağıra çağıra sorgulamaya başladı: “O ampulü kim aldıysa ortaya çıkacak ulan!” Öylesine öfkeliydi ki santralin penceresinden bağırışlarını izlerken araya girip durumu izah etmeye cesaret edemiyordum. Beni de çok severdi aslında ama öfkeliyken neler yaptığını bildiğim için olduğum yerde kalmıştım, arkadaşlarımdan birinin komutanın baskısına dayanamayıp beni ispiyonlamasını bekliyordum.

Mehmet Astsubay, o gün tüm bölüğü tam bir saat boyunca taşların, dikenlerin içinde süründürdü, nöbetçi onbaşıyı dövdü, gazinoyu, futbol ve basketbol sahasını yasakladı. Öfkesi kontrolden çıkmıştı, kimin yakasına yapışsa korkutucu tehditler savuruyordu. Fakat bu “zulme” karşın bir kişi bile çıkıp “Ampulü Turgay aldı komutanım” demedi, bakışlarını bile çevirmediler bulunduğum tarafa doğru.

Yaşananları izlerken, arkadaşlarımın böyle bir durumla karşılaşmasına sebep olduğum için kahrolmuştum. Fakat hiçbirinin gördükleri eziyete rağmen korkmayıp beni ele vermemesi karşısında da gözlerim yaşarmıştı. İçlerinde zayıf karakterliler, hatta kavgalarımızdan dolayı beni sevmeyenler olmasına rağmen o gün kimse vicdanını yere düşürüp adımı söylemedi.

Sadakati, kim olursa olsun bir insanın sırrını bir başkasına vermeme erdemini, bir arkadaşının suçunu, hatasını, günahını gizlemenin yaşattığı gururu o gün öğrendim ben. Hayat daha sonra bana ihaneti de gösterdi gerçi, hem de birçok defa ve ağır biçimde, ama ruhumda iz bırakan yegâne şey “vefa” oldu.

Benzer konular