Utanç ve hikâye – Gerçek Hayat

Utanç ve hikâye

Anoreksiya ile agorafobi arasında bir bağ var. Bütün hayatı fiilleri etkileyen bu iki algı bozukluğuna daha çok kadınlar yakalanıyor. Özellikle anoreksiyanın yayılmasının başlıca sebebi, kadınlık değerini beden ölçüleriyle tartan imgelerin her alana sızan belirleyiciliği.

Kadın varlığı, onu bir bütün olarak tanımaya izin vermeyen karmaşık bir sistem tarafından sürekli parçalara ayrılıyor. Medya, reklamlar, panolar, başka anlamları açma kabiliyeti kapitalizm tarafından soğurulmuş bir sanat ağı içinde parçalı kadın bedeni algısını olağan hale getiriyorlar. Bedenine yönelik bakışların tanımlamaları (ve tacizi) karşısında donanımsız genç kız için bütüncül varlığını korumanın yollarından biri gibidir, bedensizleşme. Parçalı beden imgelerinin oluşturduğu karmaşık hisler şöyle çelişkiler ortaya koyuyor: O afişte göründüğü gibi olma/olamama. Onun reddi, yine de ondan kurtulamama. Akla Deleuze ve Guattari tarafından geliştirilen “organsız beden” metaforunu getiriyor. Mümkün olduğunca eridiğinde aynı sıskalığa kavuşacak ama sanıldığı gibi olmaktan kurtulma zehabıyla, bakışların çeşitli anlamlar içeren hücumu karşısında bir rahatlık umabilir.

Tesettür, genç kızın kendini meta, bedenden ibaret bir varlık olarak hissetmesine izin vermeyecek ölçülerle kamusal alana çıkmasını sağlayan özgürleştirici bir olgu esasında. Tesettürlü kadınlar, kapitalizmin tahmil ettiği ideal kadın imgeleri karşısında ortaya koydukları fark nedeniyle hiç olmazsa yüz yıl boyunca aşağılanmalara maruz kaldılar. Bunun yanı sıra misal “etekli şeytan” tarzında aşağılayarak bastırma tutumu da elbette sürdürülüyordu, hurafe içerikli okumalardan. Bu konularda yerleşik sakatlayıcı kabuller sadece kadınların veya sadece erkeklerin sorumlu tutulamayacağı kadar karmaşık. Kadını mal mülk, meta düzeyinde görmeye sevk eden nasıl bir erkeklik, nasıl bir kadınlık algısıdır? Kalpte başlayan, bakışlarla sınanan tesettürü iki cins önce aile ortamında, ardından kamusal alanda birlikte var edebilir, terbiyeleriyle. Bir kadını beden parçalarından ibaret görme, bir kadının kendini parçalı bir beden olarak algılaması bakışını insanlar çok küçük yaşlarda ediniyor. Aile içinde erkek kadına hangi kelimelerle sesleniyor, ona nasıl bir konum biçiyor? Kadının erkeğe, kız ve erkek çocuklarına seslenişindeki niteleme sıfatları hangi kabullerden besleniyor? Parçalı beden olarak algılanmak, bu şekilde bir ömür sürdürmenin sistemi içinde kaybolmak, bütünsel varlığın akıl ve yürekle kendini yeniden oluşturabileceği hayat macerası açısından, bu maceranın insanlığa kazandırması mümkün iyilikleri düşününce hele, ne acıklı bir kayıp!

Kadının yazılı kültürde neredeyse yok mesabesinde vücut bulduğu bir uzun tarih, dilde eksilmenin ilk akla gelen sebebi. Gerçi Fatima Mernissi kayıp olanın yanlış görüldüğünü savunuyor, “Kadınların İsyanı ve İslami Hafıza” kitabında. Mernissi’ye göre kadınlar yazılı kaynaklarda yer aldılar, ancak iktidarlar kendi çıkarlarına uygun toplum tasarımı adına bu mevcudiyeti sözden ve kapsamdan düşürerek görünmez kıldı. Bununla birlikte açık ki 20. yüzyıla gelinceye kadar bu kaynakların yazarları arasında yer alan kadın sayısı yok denecek kadar azdı. Gerçi elbette kadınlar şair, masal ve hikâye anlatıcısı olarak her zaman sözlü olarak etkilediler tarihi. Çoğu kez anlatımları en yakınlarında bulunan erkeklerin metinlerine karıştı. Metinlere ilham veya kaynak olan ifadeleri bazen dırdır veya boş konuşma sayıldı.

Edebi kamudan ve dili geliştiren yazılı kaynaklardan dışlanmışlıkla edilgenliğin hanesine yerleştiren sebepler birbiriyle örtüşüyor. Kendi kelimelerinden yoksunlukta kamusal varlık bir görünüşün tüketimine indirgeniyor sıklıkla. Nasıl görünmeli, ne şekilde hissetmeli kendi biricikliğini oluşturan sebepleri… Simülasyonu oluşturan sistem vaat ediyor, sakatlıyor ve orta yerde bırakıyor.

Hollywood gibi steril alanlara hakim olan gençlikle, güzellikle, işverene her açıdan muti olmakla ilgili kurallar, genellikle “rıza” ile ilgili sayıldıkları için bir kanıksamayla sessiz bir işleyiş içinde yutuluyorlar; buna alışılmış. Son aylarda gündeme gelen yapımcı ve yönetmen tacizlerine ilişkin ifşalar, olağanlaşan sistemin artık taşınamaz olduğunu ortaya koyuyor. Oyuncu, Senaryo Yazarı ve Yapımcı Brit Marling’in Hollywood tecrübesi bu açıdan dikkate değer. Marling, sırf oyuncu olduğu dönemlerde oyuncu eleyen sistemin kendisini, iradesini eriten bir seks objesi gibi hissettirdiğini anlatıyor. Sanat veya hayal gücü farkı değildi söz konusu olan seçmelerde, vücudunu kullanma gereğinin içselleştirilmiş kabulüydü. İktidar ilişkilerinde sahih bir rıza, talepkâr karşısında bir irade ortaya koyabilme gücüyle olası. Nihai anlaşma için denk değildi ki şartlar rızadan söz edilebilsin.  Başka türlü olamazdı sanki, başka türlü nasıl olabilirdi ki? Şöhret ve iyi geçim hayallerini mahvedebilecek “eşik bekçisi”nin karşısında yok olup gitmemek için ne yapabilirdi yolun başındaki genç oyuncu? “Hayır” demek terk etmekle aynı şeydi ve “hayır” denemeyeceğini telkin eden bir ağ hâkimdi sektöre. Gelgelelim, örtbasın ardından insan varlığını bir bütün hissederek ilerleyebilir miydi yolunda… Bir taşma noktası vardı, katlanılamayacak düzeyde ağırlaşan bir utanç… Dünyayı utancın kurtaracağını söylemişti Bergman. Utanca vurgu temelde, hayat sahnelerinin platosunda çiğnenmesi meslek icabı sayılan hicabın muaşeretine duyulan ihtiyacı göstermiyor mu?

Başka bir imkâna giden yolu açardı utanç ve parçalanmanın önünü alırdı. Kadınların kameranın gözüne aşinalığı gibi senaryonun sesine vukufiyeti de çarpık rıza sistemine karşı koymanın önemli mücadele alanları, bu alanlarda çalışan ahlaklı kadınlar ve erkekler için. Hikâyeler yazabilmesi nedeniyle boyun eğmemeyi başardığını anlatıyor, Marling, The Atlantic’de yayımlanan yazısında. Boyun eğmenin ise alanları bir hayli girift. Kadınlara tacizi olağanlaştıran ve yayan bir kültüre hizmet eden herhangi bir filme bilet alarak katkı sağlamamak herkesin başarabileceği boyun eğmeme yolu.

Hikâyeler anlatmanın duruma görece hâkim kılan yanı akla Şehrazat’ı getirmiyor mu? Entrika değil bu, kendine has bir rol payı içerse bile pozdan ibaret de değil… Anlatmak, evet ama nasıl anlatmak ve hangi kelimelerle… Öykünün kadınlar için şifa olduğunu yazmıştım, elbet hikâye anlatıcılığının da… Fakat hikâyeler dinlemek, aslında güzelce dinleme ve anlatma ortamları oluşturmak nasıl da önemli! Anlata anlata tanırsınız sesinizi ve tarif ederken, tanımlarla sınırlanmaya, parçalanmaya ve dağılmaya izin vermeyecek bir dağarcığa yaslanmanın güvenini duyarsınız.

Benzer konular