Üstatları öldürmek

Cihan Aktaş

8675fgh

Eğitim sistemimiz hantal ve çeşitli seçenekler sunmaktan uzak bir durağanlık sergiliyor. Birçok genç asli yeteneğini geliştirebileceği alanın uzağında, imtihan depresyonuna rağmen hayatının mesleğini arıyor. Yorucu orta öğrenim sürecinin sebep olduğu bir bezginlik yüzünden ömür boyu çalışacakları alanla ilgili kararsız cümleler kuruyor liseliler. Tutkulu bir arayış karşısında hayrete düşüyor, heyecana kapılıyoruz.
Önceki hafta Kızılcahamam’da düzenlenen Türkiye 1. Genç Yazarlar Kurultayı’nda bu konuyla ilgili çeşitli soruları tartışma fırsatı bulduk. Düzenli oturumların yanı sıra serbest söyleşiler gerçekleştirdik üç buçuk gün boyunca. Genç yazarlar metinlerinin yayını konusunda karşılaştıkları problemleri dile getirirken, “yaşlı” yazarlar da bu bağlamda tecrübelerini aktardı.

Yazarlar Birliği Başkanı Musa Kazım Arıcan’ın konuşmasında vurguladığı “İnsan ilk insandan itibaren medenidir” şeklindeki tespiti, Miro’nun sanat üzerine görüşünü hatırlatıyor: “İnsanlık sanat alanında mağara döneminden beri geriye gidiyor.” Öyleyse kendimizden öncekilerden almamız gereken ders, bu gerçekten bağımsız düşünülemez. Hepimiz bir bakıma aradığımız cümlenin peşinde–Cemil Meriç’in ifade ettiği şekilde- aynı derin ve kavranılamaz fısıltıya kulak kabartıyoruz. Kavrama umudu hatırına bazen binlerce cilt okuyor, onlarca cilt yazıyoruz.

Kurultayın ilginç tartışmalarından biri, genç yazarların ustalarla ilişkisi üzerine gerçekleşti. Bu tartışmanın başlamasında Necip Tosun’un genç yazarlara dönük eserlerini fanzinlerde değil merkezi dergilerde yayımlatmaları yönündeki tavsiyesi etkili oldu. Kayserili yazar Alptuğ Topaktaş, “taşra”da yaşayan yazarların eserlerinin merkezi dergilerdeki otoritelerin beğenisine bağlı olmasının caydırıcı etkisinden hareketle, genç yazarın görevinin üstat hegemonyasını yıkmak olduğunu savundu. Benzeri şikayet ve tespitleri birçok şair ve yazardan dinledik aslında. “Üstatları öldürelim” şeklindeki metaforik cümle kimi genç yazarlara göre maksadını aşan bir çıkıştı. Bünyamin Demirci, “üstatları yıkma” eğilimini çalışmaktan kaçınma tutumuyla izah etti. “Üstat” bu anlamda beslendiğimiz kaynakların bir temsiliyse, böyle bir inkâr üzerinden hangi değerleri güncelleyebiliriz? Alptuğ Topaktaş cevabında, meramının üstatların çabalarıyla oluşturduğu zengin birikimi imha etmek olmadığını, esasında genç yazarları çekingen kılan sınırları yıkmak gerektiğini belirtti. Şair Muhammed Tanğ, “üstatlara daha yakın olabilirdik, bu kurultay da daha samimi olabilirdi” diye konuştu. Kurultay’ın en genç yazarı Fatma Özkaya, “sırf bu ortamda bulunabilmek için çay dağıtmaya hazır olurdum” diye katıldı tartışmaya.

Bütün bu talepler eğitim sistemimizin temel meselesini getiriyor önümüze: Uygulamanın, söyleşinin, hayattan ve ustalardan öğrenmenin uzun süreli bir labirenti gibi, okullar. Yazının sırları kitaplardan öğrenilebilir, elbette. Ancak çileli yazı yolculuğunu sürdürebilmek için sadece onaya değil, işte o metnin niye zayıf veya sağlam bulunduğunu tecrübeli yazardan duymaya da ihtiyacı var genç yazarın.

Pazar günü sabah saatlerinde gerçekleşen değerlendirme toplantısında bu konu yine gündeme geldi. Ulvi İbrahim Yavuz her zamanki içtenliğiyle şunları söyledi: “Biz el yordamıyla şiir, hikaye, roman yazmaya çalışırdık. Bir roman yazdığımızda yazarlara, yayınevlerine güçlükle ulaşır ve sabırla bir cevap, bir yorum gelmesini beklerdik.”

Yeni teknolojilerin sağladığı ekranlar bu cevaplara hemen ve her an ulaşılabileceği umudunu duyuruyor, ancak çoğu kez ulaşılan belki birkaç klişe cümleden ibaret kalıyor. Sosyal medya ve benzeri sanal iletişim ortamlarının gençleri sahici ilişkilerden uzaklaştırdığı söylenir hep. Kurultaya katılan gençler elbette sosyal ağlarda aktifler, ancak bunun yetersizliğini fark ediyorlar ve somut ilişkilerin arayışı içindeler. Roman yazarı Burak Çelik şöyle aktardı düşüncelerini: “Burada düşüncelerimi daha iyi ifade edebildiğim için kendimi yurdumda hissediyorum.”

Bu konular konuşulduğunda Mustafa Kutlu adı da sıklıkla telaffuz edilir. Kurultay sırasında birçok genç ve tecrübeli yazar Kutlu’nun yazarlığına ve üstatlığına atıflarda bulundu. Ben de konuşmamda Kutlu’nun üstatlığı üzerine görüşlerimi anlattım. Kutlu’nun genç yazarlarla ilişkisi metinle başlasa bile metin üzerinden sürmez. Hayatı nasıl görüyor genç yazar, nasıl yaşıyor? Kandinski, “Zihinsel uyanışın zihinsel ekmeği…” diye söz ediyor ya… Kutlu hâlâ acemi bir yazar heyecanıyla yazmak isterken tumturaklı ifadelerle muhatap olamazdı genç yazarlarla; onun sunduğu ortamı bu şekilde tarif edebiliriz. Buna karşılık odasının kapısı genç yazarlara her zaman açık oldu. Anadolu’dan akan sayısız eseri okudu ve yazarlarına cevap vermekten geri durmadı. Bazı cevapları metni onaylar, bazısı şüphelerini dile getirirdi. Şiir yazan denemeye geçmeli, öykü yazan romanı yeğlemeliydi.

Fakat kuşkusuz çalışmak gerekirdi. Bu söz karşısında hepimiz hâlâ taşradaki genç ve tecrübesiz bir yazar kadar tereddütlerle doluyuz.

Üstatlar, evet, daha fazla ilgilenmeli genç yazarlarla… Beri taraftan, üstatları öldürmek bir put kırma eylemiyse, öncelikle bir üstadı kendisine de zarar verecek bir konuma yerleşmeye zorlamamak gerek. Güven uyandıran bir üstat zaten yere göğe konulamayan bir üstat olmak istemediği için öyledir. Sezai Karakoç, “ziyaret çamı” olarak görülmekten duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu. O üstat aslında ne söylemek istiyor, hangi farkı vurguluyor, metinleriyle nasıl bir açıklamaya karşılık geliyor… Üstatları öldürmek, aslında onların eserlerini kendi seslerini bulacak şekilde okumayı başarmaktan da geçmiyor mu? Üstatları öldürmek yetersizliğinin öfkesini onların üzerine boca etme olarak değil, onları gerçek anlamıyla eleştirecek bir düzeye yükselerek aşmak anlamına gelebilir.

Valery, şairlerin kendi kamularını kurma gücünden söz ediyor. Bu güç aslında bir sorumluluk, bir zorunluluk. Ve tabii, en iyi üstat her zaman için kitaptır. Sanırım şu cümleye kimsenin itirazı olmaz: Has edebiyatın peşinde koşuyorsak, zaten onun içindeyizdir.

Bütün bunları salonda ve orman yürüyüşlerinde konuşma fırsatı bulduk genç yazarlarla. TYB’ye, Gençlik ve Spor Bakanlığı’na, Merve Aksakal ve Dilara Coşkun’a teşekkürler. Kuşkusuz zor programın aksamaması için elinden geleni esirgemeyen Zafer Baysal olmasaydı, cümlelerimiz birbirine karışıp anlaşılmaz hale gelebilirdi.

Benzer konular