Üniversitelerimizin felsefî bir temeli var mı?

Felsefede bilgi ve eylem (aksiyon) nazariyesi, değişmeyen iki ana sorundur. Bilginin kaynağı, sınırı, değeri (ölçüsü) ve yöntemi (metodu) daima ön planda gelir. Eylemde de aynı esaslar vazgeçilmez esaslardır. Bununla beraber felsefe bilim değil, bilgidir. Çünkü o, vâkıalara dayanmaz. Matematik (riyaziye) aklî bilgidir, o da vakıalara dayanmadığı için müspet ilim olamaz. Bilim ise vâkıalara dayanan bilgidir. Üniversite ile felsefe ve bilim arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu ilişkinin temelinde üniversitenin insana bakış tarzı, onu ele alış ve mânâlandırma biçimi yatar. İnsanın ne olduğu, nasıl yetiştirileceği konularında her eğitim felsefesinin farklı görüşleri vardır. Bu açıdan bizim de kendimize mahsus bir eğitim felsefemiz olmalıdır. Eğer yoksa bu felsefe, bizim insan anlayışımızdan, ona verdiğimiz derin mânâdan, devlet ve toplum anlayışımızdan yeniden üretilmelidir.
Felsefenin ulaşmadığı ve ilgilenmediği saha yok gibidir. Bu sebeple eğitim de felsefenin ilgi alanı içine girdiğine ve “eğitim felsefesi” yapan filozoflar ve felsefeciler bulunduğuna göre eğitimin bir parçası ve bir bölümü olan üniversitelerin de felsefî bir temele dayanması tabiidir.
Acaba bizde üniversitelerimiz böyle felsefî bir temele dayanmakta mıdır?
Zannetmiyorum, varsa da ben bilmiyorum.
Üniversite eğitimi, yükseköğretim ve eğitim içine girdiğine göre üniversite kurulurken hangi felsefî görüşlerden hareket edilmiştir? Sırf Batı’ya özenmek ve onlar gibi olmak için üniversiteler açıldıysa o vakit taklit seviyesinde kalmak tehlikesi doğurmaz mı?

BATI BİZİM MEDRESELERİ TAKLİT ETTİ

Merhum Prof. Hamdi Rağıp Atademir ve diğer bazı hocalar, Oxford ve Cambridge gibi şöhretli ve ‘muteber’ üniversitelerin Osmanlı medreseleri örnek alınarak kurulduğunu söylerlerdi. Onlar Osmanlı medreselerini örnek aldılar ve o örnekleri geliştirerek aştılar, bugünkü seviyelerine geldiler. Biz de o örnek alınan medreseleri kapatarak Batıdakileri emsal aldık. Peki, batılı meşhur ve muteber üniversitelerin seviyesine ulaştık mı veya onları aşabildik mi? Zannetmiyorum!
Üniversite, küllî yani kâinat çapında bir anlayışı ifade eder. Bu anlayış ile üniversiteler, bütün kâinatın meselelerini ele alan ve onlar üzerinde araştırma yaparak onları çözüme kavuşturmaya çalışan müesseselerdir. Bunun için bu kuruluşun araştırmalarına öncelikle kendisinden yani kendi ülkesinin meselelerinden başlaması daha münasip olur. Bu sebeple üniversite oluşun, varoluşun insanın ve milletin, Türk toplumunun Öz’ünden fışkırması lâzımdır. Çünkü “insan”nın kavramı/mefhumu varsa, önce onun fikri yaratılmışsa “insan” vardır, sonra cemiyet ve millet vardır.
Öncelikle bu somut varlıktan, kendi insanımız ve toplumumuzdan hareket etmek icap eder. Müşahhas (somut) varlık insan, tabiat ve Türk milleti olduğuna göre üniversite vak’lara dayanarak bilim üretmek, o ilmî bilgilere dayanarak yeni düşünceler geliştirmek durumundadır. Üniversitenin varoluş gerekçeleri ortaya konulmadıkça üniversite, millî olmakta zorlanır. Âlemşümul olmanın, küllî çapta oluşmanın yolu, öz’den, milletten ve millîlikten geçer. Bizim her birimizin dünya vatandaşı olmaktan önce, Türkiye Devleti vatandaşı olmaklığımız gibi üniversitelerimiz de önce millî olmak özelliğini kazanmak ve “Türk Üniversitesi” kimliğini taşımak durumundadır.

LİSELERDE OLMASI GEREKEN 4 ESAS

Alman filozofu Habermas’ın dediği gibi üniversiteler, millî olanı, millî ötekârı (kültürü) araştırmak ve onu geliştirmek zorundadır. Bunun için de ülkenin eğitim, öğretim, ilim, bilgi, araştırma, sanat, tefekkür ve medeniyet gibi meselelerine özenle eğilmelidir. ‘Eğilmiyor mu’ denilebilir. Yetersiz olduğu ortadadır.
Üniversitelerimizin öncelikle
a) Bilim zihniyetini,
b) Bilim araştırmalarında tarafsız olmayı,
c) Eleştirme (tenkit etme) düşüncesini,
d) Şüphe etme zihniyetini zihinlere yerleştirmesi ve bunları yayması gerekir. Bunlar aynı zamanda felsefenin üzerinde durduğu meselelerdir.
Bilmek ile bilgi farklıdır. Bilmek için nesneyi algılamak şarttır. Bilgi için ise yeterli şart, algılanan nesnenin üzerinde düşünmek ve onun ne mânâya geldiğini açıklamaktır. Duyum ve algı sonrasında aklı kullanarak bazı işlemler yapmak gerekir ki bunlar da sorgulama ve tenkitçi (eleştirici) düşüncedir.
Yukarıda sözü edilen anlayışların ilk olarak kazandırılacağı yer liselerdir. Lise öğretiminde bu dört esas, talebeye aşılanmalıdır. Ayrıca bunu yapacak öğretmenlere de bu özellikler kazandırılmış olmalıdır. Böylece talebe, üniversiteye zihnen hazırlıklı gelmiş olacaktır. Sırf bir takım bilgileri edinmek için üniversiteye gelmek doğru değildir. Yukarıda zikredilen esaslar, bilim ve felsefe hayatını geliştirip pekiştirecek esaslardır. Bunların üzerinde titizlikle durulmalıdır.

ÜNİVERSİTELİLER ÖĞRENCİ DEĞİLDİR

Üniversitede okuyanlara veya yüksek lisans yapanlara da “öğrenci” diyoruz. Bu kullanış, bizce yanlıştır. Zira öğrenme ve öğrencilik devri lisede kaldı. Üniversite araştırma yeridir ve orada araştırma esastır. “Talebe” isteyen, araştıran demektir. Nitekim mesela Fransızlar, üniversitede okuyan gence “él’eve” demiyor araştırmacı “étudiane” diyorlar. Üniversitede okuyana él’eve diyenlere gülerler. İngilizler de ‘student’ diyor ki, o da araştırmacı demektir. Biz niye talebe demeyelim? Talebe kelimesi Arapça olduğu için mi? Hâlbuki yakın zamana kadar bu kelimeyi kullanıyorduk. “Ben bu işe talibim”, “Ben kızınıza talibim” dediğimizde işin içine istek ve talep yani arama, araştırma giriyor.
Üniversitelerimizde yukarıda belirtilen esaslar ne kadar yerleşmiştir? Yerleştiği kafalar vardır, yerleşmediği kafalar ve yerler de vardır. Yerleşmediği yerler ve zihinler belki daha çoktur. İlim zihniyeti evvela tarafsızlık ister. “Bu bizdendir, geçirelim” zihniyetiyle kabiliyetli ve hevesli olan gençler saf dışı edilir de ehil ve kabiliyetli olmayanlar yüceltilirse liyakatli bilim insanı yetiştirmek hususunda sonumuz hüsran olur.
Taraf tutmaya bir misal verelim: İmtihan heyetinin çoğunlukla çok değerli bulduğu bir tezi, o heyetten bir hocanın, “Bu genç Allah’a inanıyor ve inancını gizlemiyor” gerekçesiyle reddetmesi, tarafsızlık ve “ilim zihniyeti”ni çiğnemiş olmaz mı?

TÜRK ÜNİVERSİTESİ NASIL OLMALI?

Batı dünyasını, bilim tarihinin gelişimini, felsefî düşünce okullarını biliyoruz; okutuyoruz, hatta ezberletiyoruz. Ama kendi dünyamızı ne kadar biliyoruz? Bu bakımdan en azından bir kısım Üniversitelerimiz,
Milletimizin tarihi tecrübesi ile insan anlayışını,
İlim ve irfan geleneğini,
Türk ve İslâmî tefekkürünü,
Yüksek manevî değerlerini temsil eden sistemlerini ve kurulumlarını teşkil yoluna girmelidir.
Gerçi bu yönde çalışanlar vardır, ama daha çok olmalıdır. Yine bu minval üzere ilahî hakikatlerin tabiattaki ve millet hayatındaki tezahürlerini, metafizik dayanaklarından koparmadan tespit etmek ve bunları açıklamak, İslâmî ilimlere, yeni ilim ve bilgi anlayışına yön vermesi gereken müesseselere yani üniversitelere düşer.
Üniversitelerimiz toplumun tarihini, geleneklerini, şiirlerinde, şarkılarında, atasözlerinde, türkülerinde temsil edilen varlık, sanat ve davranış tarzlarıyla inançlar dünyasını daha çok görmeli ve onları her bakımdan değerlendirmelidir. Böylece toplumumuzu ve dünyayı yeniden keşfetmeli, milletimizin tabii uzantısı olarak şekillenmiş olan üniversitelerimiz tarafından yenilenerek üretilmeli, mümeyyiz vasıflar kazandırılarak küre çapında insanlığa sunulmalıdır.
Eğitim felsefemizin olması gereken temel dayanaklarını ele almaya devam edeceğiz.


Yazarın diğer yazılarını görüntüle:

Benzer konular