Türk’ün şuuru

Hollanda polisi bir Türk Bakanı Rotterdam’daki Türk konsolosluğuna 30 metre kala durdurdu ve onu çevresindeki gruptan ayırarak saatlerce bekletti. Sadece bunu yapmakla kalmadı, hem Bakana eşlik eden diplomatları gözaltına aldı hem de Türk konsolosun konsolosluk binasından çıkarak, ülkesinin bakanıyla irtibat kurmasını engelledi. O gece Hollanda’nın polis marifetiyle bir güvenlik meselesine indirgeyip basitleştirdiği hadise, alenen Türkiye’nin küçük düşürülmesini amaçlıyordu. Sıradan bir polis müdürü, Bakana, eğer geri dönmezse aracının bir çekiciyle yerinden kaldırılacağını söylüyor, bakanın basit insani ihtiyaçlarının bile karşılanmasına müsaade edilmiyordu. Nihayet gecenin ilerleyen bir vaktinde Fatma Betül Sayan Türkiye’den gelen emirle geri çekilmeye razı oluyor; Hollanda polisi, konsolosluk çevresinde biriken Türkleri atlar ve köpeklerle dağıtıyor, bir polis, köpeğini yerde yatan bir Türk’ün üstüne salıyor, kameraların ve objektiflerin görüntü almasına müsait bir zaman süresince yerdeki Türk’ün baldırını ısırttırıyordu. Türkiye, doğal olarak bu hadiselere sert bir tepki gösterdi ve bir dizi yaptırımı hayata geçirdi. Bu yaptırımların arkasının gelebileceği de konuşuluyor.

Hollanda’nın diplomasi tarihinde bir benzeri görülmemiş kabalığına Avrupa’nın diğer devletleri de birer beyanatla katkıda bulundu. Almanya Hollanda’yı haklı gördüğünü beyan etti; Avusturya, Belçika ve İtalya’dan da benzer açıklamalar geldi. Alman egemenlik bölgesi hemen duygudaşlık içine girdi. Batının Almaya ile aşık atan öteki güçlü ülkeleri Fransa ve İngiltere ise Hollanda’ya tepki göstermekten özenle kaçındılar. İngiliz Dışişleri Bakanı, kendisini konuyla ilgili olarak arayan Türk mevkidaşına tuhaf bir cevap vermekle yetindi: “Dilerseniz sizinle bir yemek yiyebiliriz.” Bütün bu hadiseler yaşanırken bir de baktık ki Danimarka Başbakanı da Türk mevkidaşından ülkesine yapacağı ziyareti ertelemesini istemiş. Doğrusu “kıta Avrupası”nın, Türkiye-Hollanda arasındaki diplomatik krize gösterdiği tepki, tarih bilenler için 18. yüzyıldan bu yana yürütülen havuç-sopa siyasetinin bir tekrarından ibaretti. Bu tepkilerin, kıta içerisinde yükselmekte olan faşizmi bir nebze olsun geriletme amacı taşıdığını iddia edenler var. Diyorlar ki, Avrupa’nın daha mutedil siyasetçileri Türkiye’ye karşı sertleşerek seçmenin aşırı sağa kaymasını önlemeye çalışıyor. İyi de niye Türkiye? Biz bu sorunun cevabını da biliyoruz!

11 Eylül’den sonra Amerika’da başlayan ve sonrasında Avrupa’da da taraftar bulan İslamofobi her iki kıtada aynı şekilde anlaşılmıyor. Avrupa için bu kavram, tarihi Türk nefretinin bir yanına iliştirilmiş bir kavramdır ve içinden Türkleri çıkardığınızda, politik manzaraya uygun bir sözcük olmanın ötesine geçmez. Çünkü Avrupa’nın gözünde Türkiye dışındaki bütün İslam ülkeleri nihayetinde eski birer sömürgedir; onlara karşı psikolojik bir güveni vardır. Yeri geldiğinde, yeniden bir efendi-köle ilişkisine girmekten geri durmazlar. Oysa Türkiye, erken ortaçağdan bu yana Avrupa’nın kıta kimliğini inşa etmek için kullandığı, ortak düşman haline getirdiği bir ülke. Hatta bugün Avrupa Birliği halini almış büyük kıta organizasyonunun temelinde “ortak düşman Türk’e karşı birleşme duygusu” yatıyor desek, abartmış olmayız. İspanya’nın bir kıyısına hapsolmuş Endülüs macerasını saymazsak, 11. yüzyıldan bu yana haç-hilal savaşı bir Türk-Avrupa mücadelesi olarak süregeldi. Ve öyle görünüyor ki Batı, hâlihazırdaki koşullar yüzünden bir kez daha ortak düşmanını hatırlayarak kendine çekidüzen vermeye çalışıyor.

İyi de, açıkça haksız olmasına rağmen Avrupa ülkeleri Hollanda’nın yanında saf tutarken, İslam ülkeleri neden Türkiye’nin yanında güçlü bir şekilde saf tutmadılar? Güçsüz birkaç ülkeden çıkan birkaç cılız ses dışında ihvanlarımızdan, bizi yalnız bırakmadıklarını gösteren bir tavra şahit olmadık. Mesele İslam Konferansı Örgütü ve Arap Birliği hemen harekete geçip sert açıklamalarda bulunabilirdi. Nihayetinde Türkiye “ümmet”in bir parçası değil miydi! Biz bu sorunun da cevabını biliyoruz. Biliyoruz ki, Türkiye tarihsel krizlerde yapayalnızdır. Onun arkasını dayayabileceği komşuları yoktur. İran, bir zamanların Venedik ya da Kutsal Roma Germen’i ile iş tutan aynı İran’dır. Türkiye batıya her yöneldiğinde, başını geriye doğru dönüp Fars’ı kontrol etmek zorunda kalacaktır. Türkler, İslam âlemine rağmen İslam âlemini sırtında taşımak zorunda kalmış bir millettir. Bugün de mevkiini tarihi bir bilinçle koruyan Türkler dışında bir millet yoktur. Bu mevki aynı zamanda yalnızlık mevkiidir; orada Türk şuuru oturur. Türkiye ile Hollanda arasındaki kriz, kısa sürede yapayalnız Türkiye’nin bütün bir Avrupa ile hesaplaşmasına dönüştü. Ders çıkarmayacaklar biliyoruz ama batıcı aydınları da Cemil Meriç’in cümleleriyle selamlayalım: “Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlı’yız. Osmanlı, yani İslâm. Karanlık, tehlikeli bir düşman.”

Benzer konular