Türkiye’ye sığınan Suriyeliler vatan haini mi?

Öyle sanıyorum ki dünya üzerinde bir kişinin ya da topluluğun dikkatini “yabancı” kadar ayaklandıran başka bir unsur yoktur. Bu kavramı hangi yönüyle ele alırsak alalım sonuç değişmez. Eve gelen tanımadığımız birisi, okula başka bir mahalleden transfer olan öğrenci, ofiste ilk kez gördüğümüz bir çalışan, başka bir ülkenin vatandaşı olan turist veya bir sebeple vatanını terk etmek zorunda kalmış bir mülteci… Yabancıyı gördüğümüz anda tüm duyularımız kaynağı belirsiz bir tekinsizlikle teyakkuza geçer; onun her hareketini izler, her sözüne dikkat kesilir, her mimiğini anlamlandırmaya çalışırız. Kimdir bu? Neden buradadır? Yoksa bize bir zarar mı verecektir? Güzelim düzenimize sokulan bir çomak mıdır? Çocuklarımız o buradayken güvende olabilir mi? Sorular, görünürde onları sormamız için elle tutulur nedenler bulunmamasına rağmen zihnimizin duvarlarına çarpa çarpa rahatsız eder bizi.

Yabancı bizim mahallemizde, bizim toprağımızda “akıllı olmak” zorundadır. Geleneğin ve vicdanın birlikte inşa ettiği misafirperverlik, yabancının “yamuk yapması” halinde birdenbire çatırdayabilir. Biz kendi aramızda cinayet işleyebiliriz, bu altı üstü bir cinayettir. Fakat yabancı bizim bakkalımızdan bir sakız çalsa dünyayı başına yıkarız, bu affedilemez bir suçtur. Bir binada yetmiş yerli ve bir yabancı yaşıyor olsa, insanlık tarihinin bilinen tüm ahlak ve hukuk kuralları sadece o tek yabancı için yazılmıştır. Yabancı, vakti gelip de “yerli” oluncaya kadar neredeyse bir peygamber kadar saf, iffetli, feraset sahibi, çalışkan, kadirşinas olmalıdır; isteyerek ya da istemeyerek ona kucak açan topluma ölümüne şükran duymalı, bulduğu her fırsatta onun ayaklarına kapanmalıdır. Buna karşılık bir takdir, bir tebessüm, bir teşekkür de beklememelidir, haddini bilmelidir. Kendisine “dilenci” deniyorsa dilenci, “hain” deniyorsa hain olduğunu kabul etmelidir.

Bilmeyenimiz yok sayılır, Suriye’de patlak veren kanlı ve kirli savaşın başlangıcından beri Türkiye’ye sığınan Suriyeli mülteciler, içimizdeki bir kısım meşe kütüğü kafalıların ezbere sarf ettiği incitici sözlerle muhatap oldu. Bu sözlerin en ağırı, “Suriyelilerin vatanları uğruna savaşmak yerine korkak davranıp kaçtıkları için aslında birer vatan haini oldukları” iddiasıydı. Acaba öyle miydi gerçekten? Suriye’de iki net cephesi olan bir istiklal savaşı vardı da bu insanlar vatanlarını düşman çizmesi altında çiğnenmeye mi terk etmişti?

Gelin tabloyu tersine çevirelim, bakalım manzara neye benzeyecek. Hayalimizde canlandıralım: Türkiye, Ankara’nın doğusu ve batısı olmak üzere iki kampa bölünmüş; Doğu Türkiye dindarların, Batı Türkiye de laiklerin kalesi görünüyor. Bu iki kamp arasındaki gerginlik bir sebepten çatışmaya dönüşüyor; mevcut iktidar, başta silahlı kuvvetler olmak üzere tüm birimleriyle Doğu Türkiye’ye saldırmaya başlıyor. Erzincanlılar bir sabah kimyasal silahlarla uyandırılıyor; kadın çocuk yüzlerce kişi feci şekilde can veriyor. Batı Türkiye halkıysa bu katliama ses çıkarmıyor, hatta içten içe memnuniyet bile duyuyor. Bir süre sonra Trabzon’da, Ağrı’da, Malatya’da, Adana’da ve Sivas’ta milis güçler, irili ufaklı çeteler oluşturuluyor. Ancak bu güçlerin birbiriyle bağlantısı olmadığı gibi, doğru dürüst silahları da yok. Hatta bazıları uluslararası çaptaki terör örgütleri tarafından destekleniyor, geri kalanlarsa “Özgür Türkiye Ordusu” adı altında birleşiyor. Fakat o da nesi, Ruslar, Eskişehir ve Muğla’da kurdukları hava üslerinden kaldırdıkları uçaklarla Özgür Türkiye Ordusu’nu sürekli vuruyor. Sonra ABD sahneye çıkıyor, diyor ki; “Batı Türkiye’nin Doğu Türkiye’de gerçekleştirdiği katliamları durdurmak için elimizden geleni yapacağız”. Amerikalılar Özgür Türkiye Ordusu’na destek verecek zannediyorsun ama onlar yaklaşık 30 senedir Antalya’da yuvalanan ve Yunanistan’ı bölme hayaliyle yaşayan terör örgütüyle işbirliğine gidiyor.

Şimdi, kendi halkının diğer yarısı sana düşman, hükümetin sana düşman, ordun sana düşman, Rusya bizzat senin hükümetinin davetiyle seni bombalıyor, ABD’nin ne yaptığını kendi bile bilmiyor ve hiç silahın yok. “Sağlık olsun be, biz yine de savaşalım” diyorsun. Derken Sofya’dan mezhepçi birlikler geliyor ve “bölgeyi laikleştirme” parolasıyla Urfa ile Elazığ’a çöküyorlar, kadınlara tecavüz ediyorlar. Yine pes etmiyorsun, taşla sopayla direnmeye devam ediyorsun ve… ATİD (Ankara Tahran İslam Devleti) diye bir terör örgütü çıkıyor piyasaya. Halife olduğunu iddia eden ve ismini daha önce kimsenin duymadığı (gerçekten var olup olmadığı da meçhul) bir adamın liderliğindeki bu örgüt hem Doğu Türkiye’yi vuruyor, hem Batı Türkiye’yi vuruyor, hem Yunanistan’ı vuruyor, hem Fransa’yı vuruyor; akıl almaz cinayetler işliyor, peş peşe canlı bombalar patlatıyor. Ve sen nihayet, kim dost kim düşman, savunulacak vatan neresi soruları cevaplanamaz hale gelince, hiç değilse çocuklarım hayatta kalsın, yarına Allah kerimdir diyerek her şeyini arkada bırakıp Kıbrıs’a sığınıyorsun. Kıbrıs hükümeti sana destek oluyor, çok zor şartlar altında hayat mücadelesi veriyorsun, gözünün önünde parçalanan, evleri başına yıkılan çocuklar bir an olsun aklından çıkmıyor, dualar ediyorsun. Sonra birileri kalkıp sana “savaştan kaçarak vatanına ihanet ettin” diyor; “Kıbrıs’ın çocukları Türkiye için ölürken Türkler sahillerimizde kızlarımızla fink atıyor” diyor.

Kimse kimseye diğerkâm olmayı dayatamaz, başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarından ayrı görmemek bir tercih, bir vicdan meselesidir. Ama meşe kütüğü kafalı olmak, yurduna mecburi misafir gelmiş Müslüman kardeşini hainlikle suçlamak bir tercih değildir; bir ayıptır, bir günahtır, bir saygısızlıktır. Öyle bir saygısızlıktır ki Mekke’yi terk etmek zorunda kalan Peygamber Efendimiz’e ve ashabına kadar uzanır ucu; vakti gelip hesabı sorulduğunda başınızı yerden kaldıramazsınız.