Türkiye’de öksüreceğine Norveç’te menenjit ol

Geçtiğimiz iki hafta boyunca yakamdan düşmeyen yoğun öksürük, Türk topraklarında hasta olmanın bedelini bir defa daha hatırlattı bana. Neredeyse iki yıldır ateşim bile yükselmemişti, hastalık nedir unutmuştum; ikide bir bunun havasını atıyor, çok yoğun çalıştığım zamanlarda beni aşağı çekecek bir musibet vermediği için rabbime şükrediyordum. Etrafımda aksıran, tıksıran, burun çeken, hap yutan, ıhlamur demleyen, kan veren, randevu kovalayan arkadaşlarıma tebessümle bakıyordum. Fakat bu saadet asrı uzun sürmedi, “eşyanın tabiatı” bir sabah kapımı çaldığında gözümü yüksek ateş, tıkanmış bir burun ve her öksürüşümde içinden iki kilo cam kırığı geçtiğini zannettiğim bir boğazla açtım. Bu hal hastalık standartlarıma göre öyle uzun sürdü ki bir ara, elli yıl sonra anlatılacak “gayretullaha dokunduğu için ömrünün sonuna kadar öksürmeye mahkûm edilen nasipsiz” türü bir menkıbenin kahramanı olacağım hissine bile kapıldım.

Hem belirtileri hem de tedavi süreçleri birbirine benzediği için, üst ve alt solunum yoluyla ilişkili ne kadar hastalık varsa (zatürre, nezle, faranjit, larenjit, bronşit, soğuk algınlığı, alerji vb.) “grip” deyip geçiyoruz. Tüm bu hastalıkların birbirinden tam olarak hangi noktada ayrıldığını bilmiyoruz. Fakat bunun için kendimizi suçlayamayız, aynı bilgisizliği bazen doktorlarda bile görebiliyoruz. Beş doktorun beşi bir değil tabii; yıllar önce beni neredeyse öldürecek olan şiddetli mide kanamasına ishal teşhisi koyan da, ömrümün en güzel yıllarında geceleri acıdan ağlayarak uyanmama sebep olan ülseri iki haftada yok eden de aynı tıp fakültesinden mezun olmuştu. Gazetecinin, aşçının, öğretmenin, araba tamircisinin yeteneklisi-yeteneksizi, bilgilisi-bilgisizi olduğu gibi doktorun da iyisi-kötüsü var. Fakat bu benzerlik, yarattıkları etki söz konusu olduğunda kocaman bir farklılığa dönüşüyor. Kötü gazeteci en fazla birkaç dakikanızı alıyor, kötü aşçı ağzınızda garip bir tat bırakıyor ama kötü doktor sizi günlerce, hatta haftalarca süründürebiliyor.

Yine de doktorları severim ve onlara genel olarak güvenirim. Hakkındaki sayısız iddia, itham ve eleştiriye rağmen modern tıbba, en az bir dervişin mürşidine duyduğu kadar büyük bir saygı duyarım, ona bağlılığımdan asla taviz vermem. Hasta olduğumda, dev ilaç şirketlerinin dünya düzenine müdahale etmedeki doyumsuz iştahını aklıma getirmem pek. Zaten kim bir kış hastalığının omuzlarına bindirdiği keyifsizliğin altında ezilirken vahşi kapitalizmi kafasına takar ki? Yutacağın iki tane hap, içeceğin iki şişe su, belgesel kanalları açık televizyonun karşısında altına uzanacağın bir adet battaniye… Ama hayır, modern tıbba kalpten iman etmeme sebep yalnız bunlar değil; “vahşi gelenekselizm” dediğim musibetin de etkisi var. Hastalık sürecinde etrafınızda bulunan hemen herkes, dünyanın en iyi doktorunun bile sahip olmadığı bir özgüvenle, hastalığınızı şıp diye sona erdirecek muhteşem formülü kulağınıza fısıldar. Bu formüllerin çoğunun birbiriyle alakası bulunmaz: Zencefiller, ballar, kırmızı lahanalar, tarçınlar, limonlar, turplar, karabiberler, kekikler, filanca tohumun kabukları, falanca ağacın kökleri havada uçuşur; “tadı ne kadar kötüyse o kadar şifalıdır” düsturunca hazırlanan karışımlar, siz onlardan bir kaşık yutana kadar karşınızda pis pis sırıtır. O karışımları sizi düşündüğü için, siz bir an evvel iyi olun diye hazırlayanların gönlünü kırma lüksünüz yoktur, burnunuzu kapatır ve insanların gözü önünde kusmamak için çaba sarf ederek lök diye yutarsınız ağzınıza uzatılan kaşıkta her ne varsa.

Ancak ne kötü doktorlar ne vahşi gelenekselizm ne de getirdiği keyifsizlik koca bir can sıkıntısına dönüştürür hasta olmayı. Yatağa düştüğünüzde iğnelerden, ilaçlardan, can yakıcı öksürüklerden daha ağır bir sınav vardır önünüzde. Bu sınav tek bir sorudan oluşur: “Neden hasta oldun?” Bu soruyu bilimle, mantıkla, gerçeklerle asla cevaplayamazsınız. Zaten bir cevap vermenizi bekleyen de yoktur; soru, kusursuz bir retorikten ibarettir, cevabı içinde saklıdır. Virüstü, salgındı diye beyhude açıklamalara girişmeniz, sizi işlediği kabahatin aşikârlığına rağmen arsızca kendini kurtarmaya çalışan bir suçluya dönüştürür. Direnmeyin. Çünkü size havanın rüzgârlı olduğu, o ince ceketi değil de kalın montu giymeniz gerektiği söylenmişti. Dolabı açıp soğuk şişeyi kafanıza diktiğinizde onu ılıtmanız konusunda defalarca uyarılmıştınız. Duştan çıktıktan sonra saçınızı iyice kurutmanız için neredeyse kapınıza tebligat bırakılacaktı. Arabanın camını iki dakika açmazsanız ölürdünüz sanki. Yatma vaktine yakın o pis şeyleri yemeyin diye illa kafanıza silah mı dayanması gerekiyordu? Unutmayın, Türkiye’de mikrop yoktur; virüs, bakteri dedikleri şeyler bu topraklarda barınamaz. Bir Türk yalnızca kendi aptallığı, tedbirsizliği ve umursamazlığı yüzünden hasta olur. Ve bu suçun hesabı muhakkak sorulur.