Türk aydını ile huysuz apartman yöneticisi arasındaki farklar

Ünlü Fransız yazar Emile Zola, 1894 yılında Yüzbaşı Alfred Dreyfus’un haksız yere casuslukla itham edilerek yargılandığı davanın ardından, L’Aurore gazetesinde dönemin Cumhurbaşkanına hitaben “Suçluyorum!” başlığıyla bir açık mektup yazar. Zola, Fransa’da büyük yankı uyandıran mektubunda Genelkurmay Başkanı ile bazı yüksek rütbeli subayları görevlerini kötüye kullanmakla ve kamuoyunu yanıltmakla suçlar. Akabinde birçok yazar ve akademisyen Zola’ya destek çıkarak mektubu sahiplenir. O tarihten itibaren, “yazı ve söz aracılığıyla toplumun şuurlanmasına yardım eden” kişiler entelektüel/aydın kabul edilir. Bu bağlamda, Emile Zola gerçek bir aydındır.

Aydının kim olduğu ya da kimin aydın olduğu meselesine dair Türkiye’de ve dünyada sayısız tanım ve tartışma mevcut. İdeologların, filozofların, yazarların, siyasetçilerin, akademisyenlerin, hatta sokaktaki insanın bile bir aydın tarifi var. Cemil Meriç, Platon’un ünlü mağara alegorisine atfen “Mağaradakiler” adını verdiği kitabında, dünyadaki belli başlı aydın tanımlarını uzun uzadıya inceler ve eleştirir. Ancak kitap, yazarının fikirlerini aktardığı bir eser olmanın ötesine geçer, Meriç’e neden nadir bulunan bir cevher muamelesi yaptığımızın nedenlerini de ortaya koyar:

“Entelektüeli, işinin veya düşüncesinin mahiyetine göre tarif edemeyiz. Çağdaş toplumda elin karışmadığı kafa işi, kafanın düzenlemediği bedeni çalışma yok gibi. Yani bir manada herkes entelektüel. Fakat bütün insanlar toplumda entelektüel vazifesi görmez. Tarih sahnesine çıkan her sosyal sınıf, kendisiyle beraber bir veya birçok entelektüel tabaka yaratır. Entelektüel, kucağında yetiştiği çevrenin organik bir parçasıdır, ona tutarlılık kazandırır. Yalnız iktisadi değil, sosyal ve siyasi şuur da verir: Vazife şuuru.”

Bu sözler içerisinde benim için en dikkat çekici kısım, “yaşadığı toplumun organik bir parçası olma” meselesidir. Burası önemli, çünkü yakın tarihe baktığımızda aydınların yaşadıkları toplumu sürekli bir yerlere şikâyet ettiğini görüyoruz. Entelektüel mayası bozuk bir kısım Türk aydını, gelenekle/halkla her çatıştığında Batı’ya müracaat etme ihtiyacı hissediyor. İki yıl önce Almanya Başbakanı Angela Merkel’e hitaben yazılan “Ülkemize gelip iktidara meşruiyet kazandırmayın” merkezli açık mektubu, ABD gazetelerinde yayınlatılan bildirileri hatırlayın; cumhuriyet tarihi boyunca buna benzer sayısız metin yazıldı.

Türkiye’nin özellikle son on yılda hız kazanan değişim ve dönüşüm süreci, oldukça sıkıntılı toplumsal olgular yarattı. Askeri vesayete karşı girişilen mücadele, sermaye sahiplerinin ekonomik güç ve medya yoluyla yürüttükleri tahakküm arzusuna direniş, 30 sene boyunca binlerce insanın hayatına ve çok büyük maddi kayba yol açan Kürt meselesine çözüm arayışı, bürokrasi içinde yuvalanmış çeteleri tasfiye çalışması gibi birbirinden ağır yüklerin altına giren siyasal iktidar, bu yolda yürüttüğü politikaların negatif yansımalarıyla da boğuşmak zorunda kaldı. Cumhuriyet mitingleri, Doğu illerindeki provokasyonlar, askeri vesayet, Gezi Parkı olayları, FETÖ patentli yargı operasyonları vb. bu yansımaların birer örneğiydi.

Bu örnekler bize çok şey anlatıyor. Yaklaşık iki asır önce filizlenen Batılılaşma hareketlerinin meydana getirdiği ideolojik yarılmalar, aydınların hatırı sayılır bölümünü tökezleterek geleneğin dışına savurdu. Kültürel birikimini vicdanıyla bütünleştirerek fikir dünyamızda yeni ufuklar açan birçok isim bu tökezleme halini maalesef atlatamadı. Bu isimler, değişen siyasi atmosferin kendilerini taraf olmaya zorlamasına direnemeyerek geçmişlerine sünger çekti ve kendilerini sığ gündelik tartışmaların kucağına attı.

Batı cephesindeki tartışmalarda da benzer sıkıntılar mevcut aslında. Aydın meselesine çokça kafa yormuş isimlerden biri olan Jean-Paul Sartre’ın Cemil Meriç’inkine benzer yaklaşımları olmakla birlikte, Fransız düşünür hakiki aydının yalnızca orta sınıftan çıkabileceğini öne sürer:

“Acaba aydının bir işlevi var mı? Şurası açık ki aslında bu işlevini gerçekleştirmesi için kimse görevlendirmemiştir onu. Egemen sınıf onu tanımıyor: Olsa olsa bilgi teknisyeni ve üstyapıda küçük memur olarak tanımak istiyor. Yoksul kesimlerden aydın çıkmaz, çünkü o ancak pratik gerçekler uzmanından türeyebilir ve bu uzman da egemen sınıfın seçiminden, daha doğrusu bu sınıfın onu üretmek için ayırdığı artı değerden doğar. Orta sınıflara -aydın oraya aittir- gelince, kökeninde aynı parçalanmışlıklardan acı çekmekle birlikte, burjuvaziyle proletarya arasındaki uzlaşmazlığı kendi içinde gerçekleştirdiğinden, bunların çelişkileri mitler ve bilgi, tikellik ve evrensellik düzeyinde yaşanmamıştır; yani o bunları ifade etmek için özellikle görevlendirilmemiştir. Hiç kimse tarafından görevlendirilmemesinin ve statüsünü hiçbir otoriteye borçlu olmamasının onun özelliği olduğunu söyleyebiliriz.”

Düşünce dünyasını, fikirlerini, olgulara yaklaşımını beğenirsiniz beğenmezsiniz ama şu konuda hakkını teslim etmek zorundasınız; Sartre, dünyanın en “tutarlı” düşünürlerinden biriydi. Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddetmesinin yarattığı tartışmalara binaen yazdığı mektubu ile aydına biçtiği “statüsünü hiçbir otoriteye borçlu olmama” rolünü yan yana getirdiğimizde bunu net biçimde görüyoruz. Sartre, İsveç gazetelerine gönderdiği “Niçin Reddettim” başlıklı mektubunda, resmi payelere hayatı boyunca sırt çevirdiğini, bunları kabul etmesi durumunda bağımsızlığının zedeleneceğini söyleyerek hadisenin bir skandala dönüşmesinden duyduğu derin üzüntüyü ifade eder; sıkı bir sosyalist olmasına karşın çok değer verdiği Lenin Ödülü’nü dahi “teklif edilse kabul edemeyeceğini” söyler.

Sartre’ı Sartre, Cemil Meriç’i Cemil Meriç, Zola’yı Zola yapan reddedebilme iradeleriydi. Yalnızca iktidar nimetlerini değil; yeri geldiğinde arkalarında duran kitlenin alkış ve ödüllerini de reddedebilen bu insanlar pek sık gelmiyor dünyamıza. Payımıza düşen “aydınlar” ise, tıpkı huysuz bir apartman yöneticisi gibi, şikâyet etmekten başka iş bilmiyor.