Sulukule’nin rehabilitasyonu tamamlanmıştır efendim!

“Yaklaşık iki yıldır” diye geçirdim içimden, “Haftada bir kez İstanbul surlarını seyrederek Edirnekapı’dan Topkapı’ya doğru kısa bir yolculuk yapıyorum. Ve işte tam buradan geçerken, pek çok yeri yıkılmış mecalsiz sur duvarlarının arkasında göğsünü kabartarak duran villalar takılıyor gözüme. Bunlar Sulukule’nin yerine inşa edilmiş hepsi bir örnek binalar; buradan, baktığım yerden bile kimsenin kendilerini rahatsız etmesini istemeyen bir edaları olduğunu görebiliyorum. Kim oturuyor içlerinde bilmiyorum, buraya nereden geldiler bilmiyorum, burada bir mülk satın alacak parayı nasıl kazandılar bilmiyorum. Ama iyi biliyorum ki orası, kıymetli Roman vatandaşlarımızdan ‘acil kamulaştırma’ yasasına uygun olarak ‘kurtarılmış’ bir bölge. Böyle pahalı siteler, çevrelerinde yıkık dökük hayatlar görmek istemezler; muhtemelen yeni ‘acil kamulaştırma’ yasalarıyla şimdilik içine sıkıştıkları çemberi genişletecek, civardan gelen lüzumsuz gürültüleri şehrin farklı yerlerine dağıtacaklar. On yıl sonra, bugün geçtiğim güzergâhtan geçen başka biri, taşlarının bir kısmı daha eksilmiş sur çatlaklarından içeri bakıp yeni villalar, statüye uygun yeni komşular da görecek…”

“Bir mekân değiştiğinde” diye geçirdim içimden, “Hafızası da korkunç bir hızla yok oluyor. Mesela ben on beş yıl önce buradan geçiyor olsam, şu villaları değil de artık ortada olmayan Sulukule ahalisinin birer ikişer katlı binalarını görecektim. Hem sadece görmekle kalmayacak, şimdikinin aksine baktığım yerde nasıl bir hayatın yaşanmakta olduğunu da tahayyül edebilecektim: Bir balkondan diğerine uzatılmış ipler, rengârenk çamaşırlar, kapı önlerine oturmuş kahkahayla gülen kadınlar, patlak bir topun peşinde koşan çocuklar, maltızlardan yayılan dumanlar, duvar diplerine çekilmiş motosikletler, denk gelirse çalgılı bir sokak eğlencesi, ne işte kullanıldığını tam olarak kestiremeyeceğimiz üstü brandayla çadır haline getirilmiş bir kamyonet, çiçek satmaktan dönenlerin mahalleye varma sevinci, acayip tütün çeken adamlar, saçı sakalı birbirine karışmış delikanlılar, kuşkuyla devriye gezen bir polis aracı. Ve eğer şimdiki villaları tecrübe etmemiş olsam, pek çokları gibi ben de bütün bu madunların şehrin göbeğinde ne işi var diye düşünecektim…”

“Oysa ben” diye geçirdim içimden, “İlk konuşulmaya başlandığında ‘kentsel dönüşüm’ün kenti depreme karşı daha dayanıklı hale getirmeyi ve kötü yapılaşmadan kurtarmayı amaçlayan iyi niyetli bir teklif olduğuna gerçekten de inanmıştım. Zannediyordum ki herkes mahallesinde kalacak, komşularıyla komşuluk etmeye devam edecek. Ben böyle düşünüyordum ama o vakitler idare ettiğim haftalık dergide birlikte çalıştığım genç arkadaşların hiçbiri bana katılmıyordu. Öyle içi boş bir karşı koyuş da değildi üstelik; iktidarla meselesi olmayan, niyetleri ve vicdanları güven telkin eden bazı mimarların ‘kentsel dönüşüm’ konusundaki görüşlerini ve ‘alternatif kentsel dönüşüm’ planlarını paylaşıyor, eğer böyle giderse projenin zenginlerin mahalleyi istilasıyla sonuçlanacağını söyleyip duruyorlardı. Bir anlığına bakıp geçtiğim şu villalar da gösteriyor ki ben değil onlar haklı çıktı; o gençler, o iyi niyetli mimarlar ve şehir kültürünü savunan birçok insan. Akşamları televizyonlarda yayınlanan konut reklamlarına ve bu reklamlarda kullanılan dile baktıkça, onları dinlemediğim için mahcubiyet duyuyorum. Evet, ‘kentsel dönüşüm’ mahallenin sermaye tarafından istila edilmesidir…”

“Ama o zamanlar” diye geçirdim içimden, “Kanmamı gerektirecek sebepler de vardı. Mesela sadece ‘kentsel dönüşüm’den değil, bir de ‘rehabilitasyon’dan bahsediyordu yetkililer. Diyorlardı ki ‘amacımız Sulukule’nin rehabilite edilmesidir.’ Ve ben bu cümleyi saflıkla, Sulukulelilerin Sulukule’de yaşamaya devam edeceklerine yoruyordum: Sulukuleliler, depreme dayanıklı, alt ve üst yapısı eksiksiz bir mahallede oturacaklar. Mahalle devam edecek, asılmakta olan çamaşırlar asılmaya devam edecek, gırnata çalmaya devam edecek, çiçek satan kadınlar gülerek sokağa girmeye devam edecek, çocuklar sokak arasında olmasa bile mahalleye yapılmış bir sahada futbol oynamaya devam edecek, kamyonetler uygun bir park yerine çekilmeye devam edecek. Çünkü bu aynı zamanda bir rehabilitasyon; belli ki yetkililer Roman vatandaşlarımızın hayatını iyileştirmek istiyor. İnsan saflığını kayıt altına alırken sıkılıyor; Sulukule’nin yerine kondurulan pahalı konutlara göz ucuyla bakarken, ‘sermayenin böyle bir fırsatı kaçırmayacağını o gün anlamalıydın’ diyorum kendime. Biliyor musunuz, artık Sulukule diye bir yer ebediyen olmayacak. O küçük mahalle halkının yüzyıllar boyunca sürdüregeldiği âdetleri, töreleri, neşeleri, hataları, suçları, evleri, kapı önü oturmaları, birkaç yıkım gününe bile direnemedi; güçlüler zayıfların mahallesini kârlı bir arsa olarak tahayyül ettiler ve aldılar. Evli evinde, yerli yerinde kalmayacaksa, ‘kentsel dönüşüm’ mahalleliyi de rezidansa heveslendiren kültürel bir kıyımdır…”