Selo’ya mektup

Turgay Bakırtaş

Sevgili Selo,

Evvela, izin ver sana neden “Selo” diye hitap ettiğime dair küçük bir izahatta bulunayım. Aslında ahbaplığım olmayan kimselerle bu şekilde konuşmam, düşman bellediklerimle bile belli bir saygı çerçevesi içinde iletişim kurmaya dikkat ederim. Fakat anladığım kadarıyla sen bu hitaptan hoşlanıyorsun. Twitter’da her görünüşünde binlerce hayranın “Seloooo!”, “Başgaaan!” çığlıklarıyla sevgi gösterisinde bulunuyor, sen de onlara mukabele ediyorsun; “La” diyorsun mesela, sosyal medyada türeyen “şapşik” gibi sıfatları kullanıyorsun. Şirinliğine şirinlik katıyor, gülücükler saçıyorsun. Seni zerre kadar sevmesem de bu reklamcılık başarını takdir ediyorum. Hangi “image maker” elinden çıktıysan kendisine saygılarımı sunuyorum.

Sevgili Selo, lafı uzatmadan konuya gireceğim; sana bu mektubu yazma sebebim, senden neden nefret ettiğimi açıklama arzumdur. Niye dersen, zaman zaman bunu merak edip soran tanıdıklar, arkadaşlar, komşular oldu. Oturup hiçbirine uzun uzun dert anlatmak istemedim. Anlamayacaklarını düşündüğümden filan değil, seninle bu şekilde dahi bir ilişki kurmak istemediğimden. Zaten güncel konularla ilgili yazarken adını sıkça zikrediyordum, bunu bir de günlük hayatıma taşımayı istemedim. Bu mektubu da “söyleyeceğimi söyleyeyim de bir daha bu konu açılmasın” arzusuyla yazıyorum.

“Arkadaşlar” dedim, evet, hani evvelden sana ve Kürtlüğüne adice sövmelerine rağmen birkaç yıldan beri kanka olduğun Cezayir Sokak tayfasının “benim ninem de başörtülüydü” geyiği vardı ya, hah, işte benim de HDP’li arkadaşlarım var. Sayıları yok denecek kadar azaldı gerçi. Ama bu benim tercihim değil Allah için; ilişkiyi kesen taraf onlar oldu. Kuruluşundan beri AK Parti’ye oy veren biriyle merhaba merhaba şeklinde bir ahbaplık yürütmeyi dahi şereflerine leke sürmek saydıkları için, bu “gafletten” kurtulmam temennileriyle çekip gittiler. Emin ol hiçbirine kızmadım, her şeyin en doğrusunu bilme duygusunu sağlam aşılamıştın hepsine, varsın kabuklarına çekilsinlerdi. Ama insanız işte, içimizde bir burukluk kalıyor. Siyaseti kişisel ilişkilerine hiç yansıtmamış biri olarak, sırf bu sebepten ötürü “dostlar” tarafından dışlanınca, iyi kötü bir vatan bilinciyle takındığım siyasi tavır ağır bir suç işliyormuşum gibi önüme konulunca üzülüyorum.

Sevgili Selo, nefretimin hiçbir altyapısı yok, tamamıyla senin eserin, onu kendi ellerinle inşa ettin. Irkçı değilim, mezhepçi değilim, partici hiç değilim. Şu yaşıma kadar ne bir siyasi partiye üye oldum, ne bir dini cemaatle ilişki kurdum, ne de insani olmayan bir fikrin sözcülüğüne soyundum. Çözüm Süreci boyunca memleketteki cümle Kürt düşmanına karşı durmadan yazdım, konuştum; “Hepimiz bu milletin evladıyız, şu kanı durduralım artık” dedim. Ve o süreçte senin varlığını önemsedim, “Kötü biri gibi görünmüyor ya dur bi şans verelim” bile dedim Allah seni inandırsın.

Ama sen Selo, sen ne yaptın biliyor musun? Bulduğun ilk bahanede teröristlerini sokağa döktün. Çokça hatırlattığımız için onu kullandığımızı düşündüğünü biliyorum ama Yasin Börü’nün ölüm haberini aldığımda neler hissettiğimi tahmin bile edemezsin. İnsan böyledir işte, bazen bin kişinin ölümüne tepki vermez de tek bir ölümle dünyası şaşar. O cennet yüzlü Yasin’in katledilişinin milyonlarca insanı etkilemesinin sebebi, senin, üzerine imparatorluk kurduğun çiçekli böcekli kavramların hangi dipsiz karanlığı örttüğünün anlaşılmasıydı.

O günden sonra, sevgili Selo, senin de en nihayetinde Kandil’dekilerin sözünden dışarı çıkmayacak bir efendi oğlan, bir emir eri, bir kumandalı oyuncak araba olduğun gerçeğini aklımdan çıkarmadım. Sen de beni yanıltmadın tabi, bir kez bile. Partideki arkadaşlarınla birlikte nefes alır gibi rahatlıkla yalanlar söyledin. IŞİD gibi bir belayı, ülkeni kimlere sattığını hiç düşünmeden (belki de düşünerek, bilemiyorum) siyasi beklentilerine, hedeflerine, çıkarlarına alet ettin. Kocaman kitleleri bu terör örgütüne destek vermekle itham ettin. Bu ülkenin terörü sana direktif verenlerden öğrendiğini bile bile üstelik, dalga geçerek, bizi aptal yerine koyarak yaptın bunu.

Sevgili Selo, sana olan nefretimi kaba inşaat halinde bırakmadığını, onu güzelce dayayıp döşediğini belirtmeden geçemeyeceğim. Hatırlar mısın, 7 Haziran’da barajı geçtiğiniz için şişiniyor, övünüyor, sırıtıyordun. Güya başarılmış bir devrimin ardından, hayalindeki ülkeyi kurmak için kollarını sıvadın. “Düşmüş” dediğin parti o haliyle bile senin üç katından fazla milletvekili çıkarmışken sen gevşek gevşek “Korkmayın yea, sizi asmayacağız ehehe, önce adilce yargılanacaksınız” dedin. Merak ediyorum, o şartlarda bile tek başına iktidar olmuş gibi atıp tutuyordun, gerçekten böyle bir imkân ele geçirirsen neler yaparsın? Ya da dur, vazgeçtim, merak etmiyorum. Eline tutuşturulacak “yapılacaklar listesi” çoktan hazırlanmıştır nasılsa, o vasıfsız, iplenmez halinle ne yapabilirsin ki…

Bitti mi? Hayır Selo, bitmedi. Canlı bombaları, suikastçı teröristleri öven, evlerine taziyelere giden kardeşlerin var daha. O canlı bombalar ki sizi de acımasızca, zalimce vurmuşlardı. Ama ne demiş eskiler, “Deli deliyi görünce sopasını saklarmış”. Sen de gerçek düşman kabak gibi ortadayken gittin Cumhurbaşkanı’nı terör örgütü kurmakla, katliam yapmakla itham ettin. Bununla da yetinmedin, bize açıkça düşmanlık eden Rusya’ya gittin; “Benim vatanım neresi, dost kim, düşman kim” demeden Türkmenleri katledenlerin kanlı elleri sıktın.

Ah Selo ah, keşke sadece “Kasım’da diktatör devirmek başkadır” gibi kötü kelime esprilerinle hatırlasaydım seni. Keşke Cihangir’e değil de Fatih’e, Bağcılar’a, Ümraniye’ye kursaydın seçim merkezini. Keşke seni sevdiğinden değil de Tayyip Erdoğan’a kininden dolayı yanına gelen ve o ağzına sakız ettiğin barış gelmesin diye etmediğini bırakmayanlara prim vermeseydin. Keşke “çarpık bir düzene isyan eden mutlak hakikat avcıları” duygusu verdiğin arkadaşlarımızı bizden söküp almasaydın, aramıza duvarlar örmeseydin. Keşke, sevgili Selo, kendini de bizi de kandırmasaydın.

Benzer konular