Şekerli çay onurumuzdur

Turgay Bakırtaş

Canan Karatay’ın fikri önderliğinde tohumları atılan karanlık imparatorluk günden güne büyüyor. Bu acımasız, kendinden olmayana yaşam hakkı tanımayan, şeker sevenlere tiksinilesi bir böcekmiş gibi yaklaşan zihniyetin böylesine yaygınlaşması karşısında artık bir cephe kurmanın, bir müdafaa hattı oluşturmanın, hadi elimizi korkak alıştırmayalım, bir “isyan” başlatmanın vakti geldi de geçiyor.

Zorla yahut rızayla şekerden arındırılmış olanların, henüz bu “yüce mertebe”ye erişmeyenlere layık gördüğü insanlık dışı davranışlar karşısında bugüne kadar susuşumun sebebi, bu faşizm rüzgârını “bir hevestir gelir geçer” kabilinden ciddiye almayışımdı. Aldanışımın ne denli büyük olduğunu idrak ettiğimde düşman çoktan yönetimi devirmişti. Artık her masa başında, her çay ocağında, her dost meclisinde, hatta her ailede yeni iktidarın gözcülüğünü, bekçiliğini, ajanlığını yapan gönüllüler vardı.

Başta her şey masumdu, şüphelenmemi gerektirecek hiçbir emare yoktu. Canan Karatay adında şirin, güleç bir teyze şekerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinden bahsediyordu. Zaten değişik gıdalar vesilesiyle vücudun şeker ihtiyacının doğal yollarla karşılandığını, bunun dışında bir şeker gereksinimi olmadığını, piyasadaki fabrikasyon ürünlerde kullanılan şekerlerin çoğu yapay olduğu için vücuda zarar verdiğini anlatıyor, iddialarını bilimsel verilerle destekleyerek kendisine muhalefet edilebilecek alanları ustaca sınırlandırıyordu.

Sonra, Karatay’ı ekranlarda daha sık görür olduk. Ve artık yalnız da değildi; onun sözlerini, onun iddialarını tekrarlayan, onun hayalindeki memlekete kavuşma arzusuyla yanıp tutuşan genç ve enerjik türevleri sardı etrafımızı. Halktan müthiş bir teveccüh görüyordu, televizyona çıktığında insanlar ne komut verecek diye ağzının içine bakıyorlardı. Söylediklerini şaşkınlık nidalarıyla dinledikten sonra, bu güzel insanın soyumuzun sağlığı adına çıktığı yolculuğa methiyeler düzüyorlardı. Üstelik lafta da kalmıyordu bu derin ilgi; Canan Hoca’nın tavsiyelerinin yarattığı etki, düşman hatlarına saldırı düzenleyen bir tabur komutanının, askerini şehitlikle müjdeleyen kahramanlık söylevinden farksızdı.

İlk günlerde naziktiler. Belki kendilerini açık etmemek adına, belki de insanlara bir şans vermeden onları yargılamanın/cezalandırmanın hoş görünmeyeceğini düşündükleri için dostane biçimde, nazikçe uyarıyorlardı: “Biliyor musun, kutu meyve sularında aspartam şurubu diye kimyasal bir karışım kullanılıyor ki zehirden farksız” veya “İlk günlerde biraz tuhaf gelebilir ama şekersiz içmeye başladıktan sonra çayın tadını gerçekten almaya başlıyorsun”.

Derken söylemler değişmeye, alay ve küçümseme dozu yükselmeye başladı; kaşıksız bardaklar ve bilinçli unutkanlıklar sardı ortalığı. “Aa, pardon biz şeker kullanmadığımız için hep unutuyoruz ya” iğnelemelerinin ardına müstehzi gülüşler iliştiriliyordu. Benim gibi “muhalifleri” önce ötekileştirmeye, sonra da toplumdan izole etmeye başladılar. Ve artık o kadar da nazik değildiler. Sözleri sertleşmiş, tavırları değişmişti. “Aman canım, ne o öyle şerbet gibi, hiç yakıştıramıyorum sana” türünden cümleler, sanki o “şerbet” kendileri tarafından yıllarca içilmemiş gibi bir rahatlıkla yüzümüze çarpılır oldu. Küp şekerler, etrafı işlemeli zarif ve şık şekerliklerde değil, adi lokanta peçetelerinin üzerinde ikram edilmeye başlandı. Çay bardağını şıngırdatan o tatlı kaşık seslerine, can çekişen bir yaban domuzunun böğürmesini duyuyormuş gibi surat ekşittiler. Yetmedi, profesyonel işletmeler eliyle her şekeri tek tek ambalajlayarak çayınıza kaç şeker attığınızı aleyhinize kullanılacak aleni bir delil haline getirdiler.

Kardeşlerim… Bize bu muameleyi layık görenlere daha fazla boyun bükmek zorunda değiliz. Şekeri seviyoruz diye, şekersiz çayın o olmayan tadının ne kadar da müthiş bir şey olduğu taklidi yapmıyoruz diye, Karatay’ın hayata geçirilmesi imkânsız “ful-organik dünya” ütopyasına inanmıyoruz diye maruz kaldığımız aşağılamaya karşı bu kadar sustuğumuz, edebimizi muhafaza ettiğimiz yeter. Belli ki biraz gürültü yapmazsak, biraz dişimizi göstermezsek bu iş başka yönlere gidecek. Belki de yarın öbür gün çocuklarımız tatsız, ruhsuz bir dünyaya doğacaklar; cansızlığı, griliği hayatın özü zannedip yalanı hakikat zannedecekler.

Yoldaşlarım… Semaya pamuk yığınları gibi asılmış bulutlar nasıl Allah’ın bir lütfuysa, dalında taze bir âşığın gözleri gibi parlayan kirazların Allah’ın nimeti olduğu nasıl tartışılmazsa, dilimizi şaklatacak kadar bile tükürüğümüzün kalmadığı boğucu sıcaklarda yolumuza çıkan bir çeşmeden akan buz gibi su nasıl bir ilahi hediyeyse, şeker de aynen öyle bir lütuf, nasip, nimet, hediyedir. Bırakın onu yok saymayı, onu seveni dahi yok saymak kimsenin haddine değildir. Toprağın o muhteşem koku için yağmura ihtiyaç duyduğunu, üzerinde kuşlar cıvıldamıyorsa en görkemli ağaçta bile bir şeylerin eksik kaldığını unutmayın. Ve Mecnun’u Leyla’dan ayırmaktan farkı olmayan şu korkunç “şekersiz çay” faşizmine karşı tüm kuvvetinizle direnin.

Unutmayın, bugün çayınızdan şekeri alan, yarın menemeninizden yumurtayı, ıspanağınızdan yoğurdu, böreğinizden peyniri, kekinizden kakaoyu, salatanızdan limonu alır. Bunu öyle ustaca yaparlar ki ruhunuz bile duymaz. Artık “zevk sahibi” bir ruhunuz kaldıysa tabi.

Benzer konular