Şehre çeki düzen veren kadınlar

Cihan Aktaş

Baştan savma bir şekilde “ev kadını” diye tabir edilen çoğu kadının yılları, çocuk büyütmek ve ev idaresiyle geçer. Cadde ve sokak, çeşitli adreslere ulaşmak için geçilen yerdir. Kapı önü, “hanım hanımcık” sıfatıyla bağdaştırılmayıp dudak bükülen bir muhabbet alanıdır. Buna ilaveten Müslüman toplumlarda, modernleşme ile birlikte mütedeyyin kadınların sokakla ilişkisinde baş gösteren farklı bir uyumsuzluk dönemi var. Kadınları oldum olası sokakla korkutan söylem Kemalizm kamusuyla yeni gerekçeler edinmiştir. Mesela 2006’da Danıştay 2. Dairesi’nin başörtülü bir ana okul müdürünün görevden alınmasını haklı bulması, sokakların dahi kamusal alan sayılması gerektiği iddiasıyla savunulmuştu, yasaktan yana olan kesimlerde.

Devlet ideolojisinin belirlediği ölçülere uymadığı takdirde sokakta görünmemesi istenen kadınlar, anneleri tarafından da sokaktan korkutulurlardı. Gerçi Avrupai normlarla yeni inşa edilen kamusal alan gibi, cadde ve sokaklar da bütün kadınlar için tehlikeliydi, Necip Fazıl’a göre. “Kadını kurtarınız, kadını eve döndürünüz” diye yazıyordu 1940’ların Büyük Doğu’larında. 1990’larda dahi bazı “muhafazakar” gazetelerde, kadınları, fitne sebebi olmamak için sokaklardan uzak durmaya çağıran yazılar yayımlanırdı. Örf ve adet uyarınca da sokak, tehlikelere gebeydi genç kızlar için.

Tahsilli ve çalışan kadınların görece edindiği muhafazalara karşılık, ev kadınları için “agorafobi” hayli yaygın bir korunma tepkisi. Agorafobi, şehrin kamusal alanının kodlarını çözümlemek açısından da açıklayıcı güçlü bir tepki. Sennett “Ten ve Taş”da anlatır: İstanbul’un antik kökeninde vardır, kadınları agoraya layık bulmayıp, evlerin ücra odalarına kapatmaya sevk eden gerekçeler.

Fakat hayat da her zaman haklı çıkar. Yetmiş yedi yaşında bir nine olan Senuber Mehdur’u,Tahran’ın Yaftabad semtinde, bir ana caddenin kaldırımına oturmuş resim yaparken gösteren fotoğrafı gördüğümde, böyle düşünmüştüm.

Tahran’ın güneyine doğru inen semtlerde evler küçülür, bahçeler azalırken sokaklar da daralır. Yaftabat semtinde yaşayan Senuber Hanım caddenin bir kıyısına seriyor resim sofrasını. Bu mesainin sebebi sadece ekonomik değil, evdeki yalnızlıktan da yorulmuş yaşlı kadın. Çocuklara yönelik resimler yapıyorsa da büyük küçük, herkesi meraklandırıyor desenleri. Çocuksu bir neşeyle, doğaçlama, önerilere açık kalarak ve yine çocukluk çizgilerine geri dönerek çalışıyor resimlerini. Şehrin nispeten tutucu sayılan bir kesiminde bir nine resim sofrası kurmuş, geleni geçeni buyur ediyor.

Bu göz kamaştıran sahnenin arka planında, onu kaldırımda resim tezgahı açmaya zorlayan katı hayat şartları olabilir tabii. Çizgi ve desenlerle dışa vurduğu zengin iç dünyası, sevimli iletişim becerisiyle, kadının sokağa düşmesine ilişkin en yaygın klişeleri ve çirkin yargıları ters yüz ediyor Senuber Hanım.

Adını bilmediğim Zazaca türkü söyleyen kadını ise bir gece Karaköy’de, vapuru beklemek için salona doğru giderken gördüm. Şaşırtıcı bir sükunetle, evinin bir odasınaymış gibi yerleşmişti mindere ve acıklı bir türkü söylüyordu. Onu bu denli sakin gösteren, türküyü söylerken aynı zamanda örgü örmesiydi. Saat gecenin on biriydi ve herhalde Anadolu kökenli ve belki varoş tecrübesine sahip orta yaşlı bir kadın, örgüsünün şişlerine tutunarak, iskeleyi kendi oturma odasına dönüştürmüştü. Duvarsız oturma odası, yolcu salonuna girip çıkanların oluşturduğu bir ilgiyle çevriliydi. Mizansene benzetemediğim tabii sahnenin arka planını merak ettim doğrusu. Kürtçe’ye benzettim türküsünü, ama emin olamadım; daha farklı geldi. Söylemeye ara verdiğinde yanına yaklaşıp sordum. Zazaca’ymış. O da bana son vapurun saat kaçta olduğunu sordu. Öğrenip söyledim. Son vapurla Pendik taraflarına dönecek. “Ev hanımı” ifadeli bir kadın, sesinin ve yüreğinin hüneriyle gecenin bu vaktine ve iskelenin bu köşesine ekmek parası adına el koyuyor. Örgü yumağı ve şişlerin aşina ifadesi bir koruma duvarı oluşturuyor orada. Sanatçının sesindeki acı tonu, zaman ve mekana dair bildiklerimizin sırasını şaşırtıyor zaten. Türkünün kelimelerini bilmesek de akışına ayak uyduruyor yüreğimiz ve gönülden alkışlayarak ayrılıyoruz yanından.

Benzeri alkışlar Mustafa Çiftçi’nin Adem’in Kekliği ve Chopin kitabında yer alan Diyeşet isimli öyküsünün kahramanı Cemiyet Yenge’yi düşündüğümde de yükseliyor gönlümden. Sırf bu öyküsü bile tek başına Çiftçi’yi öykümüzün Çehov’u olarak adlandırmaya kafi gelebilir.

Gelecek güvencesini önemsemeyen bir işçi olan Hamit’in ölümünden bir süre sonra, gururlu ve gayretli karısı Cemiyet yenge ekmek parasına muhtaç bir hâle düşer. Biraz “el” kızı, çünkü “yenge” diye çağırıyoruz, dolayısıyla aramızda henüz kuşkulu bir mesafe var. Ama ne oldu? Öykü ilerlerken kendi aile fertlerimizden birine dönüştü. Helal kazancın yollarında ilerleme çabasında yüreğimiz onunla birlikte sıkışıyor. Bu bir küreselleşme öyküsü değil, Yozgatlı bir “ev kadını”nın haysiyetiyle ayakta kalma mücadelesi. Cenaze yıkamaya başladı Cemiyet Yenge sırf ele güne muhtaç olmamak için, yas ortamlarında “diyeşet” yani “ağıt” okumayı öğrendi. Kıskanç nazarlara ince siyasetleriyle dayandığı halde, yüreğinin yatmadığı adamlara yakıştırılmanın dedikoduları yüzünden evlere diyeşet okumaya çağrılmaz oldu. Sonuçta dar bir çevrede yaşıyor ve Ankara’dan da beklediği hastane gasilhanesi işine ilişkin hayırlı haber gelmiyordu. Ona layık bulunan talibe razı olmadı, gitti evlilik teklif etti, karısını yitirmiş “efendi, omzu geniş, ceketi ağır” taksici Tacettin’e. Evini gariplere verip onun evine taşınma şartını da koştu, evlilik teklifinin yanı sıra.

Şehrin muaşeretini şaşırtan kadınlar, bu hakkı helal lokmadan alıyorlar önce, sonra da rıza kavramından. Evleri eski yaşadıkları evler değil ve televizyon karşısında aylak bir hayata razı olmuyorlar, kaldı ki tuzlarının kuru olduğu söylenemez. Birçok açıdan dışında tutuldukları cadde ve sokakları yeniden düzene sokan bir faaliyete dönüştürüyorlar dağarcıklarındaki sesleri, sözleri, renkleri. En çok yirmi sene önce “o saatte, orada” görüldüklerinde yanlış yerde durdukları düşünülürdü. Cemiyet Yenge’yi biraz ayrı tutmak gerekir, üç kadın arasında. Taşrada dar bir çevrede, nispeten genç dul bir kadının yapabileceği kadar koştu rızkının peşinde o; kendini geliştirme çabası da aynı dar çevrede mümkün olabilirdi. Öyle ya, bir de “yenge” diye çağırıyoruz: bir fark ortaya koyacaksa, her zaman yabancıya özgü ihtiyatlı bir ataklıkla gerçekleştirebilirdi bunu.

Benzer konular