‘Salon erkeği’ siyasetinin zamanımızdaki akisleri

Günümüzün kalıplaşmış ve bu coğrafyaya ithal edilmiş pek çok kavram / mefhum ve düşünce sistemleri için, hepsi aslında 19. yüzyıl İngiliz siyaset okullarında “filizlendirilmiştir” dersek abartmış olmayız.
Viktoryen dönem İngiliz “beyefendisi”, bir elinde pipo, bir elinde “oryantalist” felsefe kitapları ile harita çizimine merak salmıştı.
Odaklandığı yer günümüzde “Ortadoğu” diye sınırları çizilmiş yerlerdi.
O tarihlerde ise, Osmanlı için bu topraklar “Hilafet coğrafyası” veya Yavuz Sultan Selim’in mirası doğrultusunda “Hâkim-ül Haremeyn değil, Hâdim-ül Haremeyn” diye “Ümmet’e hizmet götürülen” topraklardı. Bu yüzden, idarecisi belli olsun diye birer “vali” atanırdı şehirlere, o kadar.
Cetvel ile sınır çizerken bir yandan pipo tüttürüp, hele hele “salonlarda” oturup “Ortadoğu” üzerine “Etnisite siyaseti” üzerinden ahkâm kesmek, Osmanlıya çok ama çok uzak davranış biçimleriydi.
Sırf bu yüzden “salon erkeği” diye bir tabir kullanılırdı, 19. asır Viktoryen dönem İngiliz erkeğini tanımlamak için.
Bu “salon erkeği”, siyaset dışında da, “masa üstü” eğlencelere merak salardı, ne de olsa, tarzına bu uygundu.
Sokağın, halkların sesini dinlemek yerine “süslü salonlar” üzerinden siyaset yapmak…
İşte bu yüzdendir ki, İngiliz erkeği, savaş alanında “kaybetse” bile, hep antlaşmaların imzalandığı “masalarda” kazanmasını bil(ir)di.
Masa onlar için sadece bir kurnazlıklarını konuşturabildikleri bir eşya değil, aynı zamanda bir zihniyet ürünüydü.
Masa-üstünde de eğlence ihtiyaçlarını gideriyorlardı. Ata sporumuz sayılan güreş, cirit vs. gibi oyunların aksine…
Bilardo, iskambil ve “borsa”, “gizli hedef”, “kızmabirader tarzı “tabletop” yani “masa-üstü” oyunları hep onlar yine aynı dönemlerde icat ettiler.
Bir süre sonra belki de bu masa-üstü eğlence ile cetvelle siyasi harita çizme eylemleri birbirine karıştı.
Oyun oynarcasına şımarık bir eda ile bu coğrafyaya hükmetmeyi başardılar, maalesef.
İşte bu yüzden “Birleşik Arap Emirlikleri” gibi, masa-üstü oyun seviyesinde bir “ülkeciğin” bugün utanmadan Osmanlı mirası taşıyan herkese, tependen inme, ihtal edilmiş bir kibir ile bakmalarına şaşırmamak gerek.
İşte kukla Arap şeyhleri elbette ki Papa karşısında el-pençe divan duracaklar.
Kökenlerini inkâr etmek işte böyle bir şeydir.
Masa-üstü yayıncılık zihniyeti ile, eğlencesine, oyun oynarcasına kurulan ülkecikler, sahiplerinin kodladığı “cürüm” kadar yer yakarlar.
Dertleri “açık havada” spor yapmak, bedenî olarak gelişim sağlamaz.
Futbolu bile, yine İngiliz icadı “langırt” makinelerinde oynarcasına, dinî, tarzı, huyu, suyu aynen kendisi gibi olan, komşu bir ülkeyi “ötekileştirmeyi” başarır.
Katar’ın Birleşik Arap Emirliği 4-0 yendiği maçı ahmakça bir “kabile tahakküm direnişi” zannedip, anca rakip takıma ayakkabı fırlatan da yine aynı ilkel “masa-üstü” oyun seviyesidir.
Aynı el-pençe divan duran ülke, bazen iyice saçmalayıp, şu satırların yazıldığı anda okunan bir habere göre “Katar forması giyerek maç izlediği için bir İngiliz vatandaşını tutuklar!”
Bütün bu komediler devam ederken, Ürdün’de Arap liderler buluşur, uyuklamaktan vakit kalırsa kimsenin dinlemediği konferanslar verilir.
Bu konferanslarda da yine 19. yüzyıl Viktoryen dönemde kurulan “Oryantalizm” kürsülerinden taa o zamanlarda dikte ettirilen ders notlarının diyalektiği üzerinden düşünen insanların kâğıttan okumalarına şahit oluruz.
Ezher şeyhi de, bütün bu rüzgârlara neden kapılmasın, diğer ülkecikler kendilerine kodlanmış “sanal gerçeklik simulasyon” senaryolarının gereğini getirirken, bir zamanlar “ümmetin anası” olmak ile övünen Mısır’ın başı kel mi?
Bütün bu magazinel hengâmelerin içindeyken, elbette “Arap baharının” Ürdün topraklarına uğramayışını sorgulamayız, belki de keramet Ürdün kralının değme salon erkeklerine taş çıkartan sinekkaydı traşındadır…
At üstünde “fetih” yapan erkeklerden, “salon erkeğine” evrilen bir ırk için bütün bunları yaşamak çok normaldir aslında.
Masa-üstü veya “klavye şövalyeliğinin” tabii sonucu olarak size çizilen sınırlar içerisinde “moderniteyi”, onların emrettiği formatta yaşayıp, yine onların emrettiği tarzda, nerede bir Osmanlı mirası görürseniz horozlanırsınız işte.
Hatta bu “salon erkeği” zihniyeti sizin kabullenişinizdeki acizliğinizden, sorgulamayaşınızdaki bıkkınlığınızdan daha da cesaret alıp, tarihî evraklama tekelciliğini bir kademe ileri götürüp “tarih uydurmaya” başlar da, siz de aval aval o masalları dinlersiniz…
Tarihte her daim Papalar bir yerleri ziyaret etmişlerdir. Belki de Birleşik Arap Emirliği’ne yeni verilen görevi zarf içinde sunmak içindir bütün bu debdebe! Herhalde, BAE’nin Katar’dan yediği 4 gol için tesellide bulunma ziyareti değildir!
Eğer biz, Osmanlı mirasını hakkıyla taşımak istiyorsak, cetvelle sınırları çizilmiş bu ülkelerin “halkları” üzerinden hiç bir ayrım yapmadan onlara “bilinçli” bir şekilde ulaşmalı, içlerinde bulundukları gaflet ve delaleti onları “üslubuyla” anlatmalıyız.
Yoksa sadece “Ortadoğu ülkelerine dizi filmlerimizi satıp”, bununla yetinirsek, hatta bir de bununla siyasî bir başarı kazanmış gibi övünürsek, “salon erkeklerinden” hiçbir farkımız kalmaz.

Benzer konular