Rüzgâr kesen projeler

Cihan Aktaş

Esintisiz bir yaz geçirdik İstanbul’da. İsmine “esen” sıfatı eklenmiş semtler bile durgundu. Esenler’de mesela, 1970’lerin başlarında temmuz ayında insanlar montla gezinirmiş; şimdi tepenin rüzgârla yaşamaya alışmış insanları da hafif bir esinti umarak kaldırımlara tabure atıyorlar. Çevre yollarının kıyıları sürekli beton yükseltilerle kaplanıyor, lodoslar poyrazlar hatırlandığı gibi gelmiyor. Alışılmış yeşil alanların olduğu haliyle kalacağına güvenemiyor insan. Birden eternit perdelerle bölünüyor mahallenin muhabbet ortamları, sorgulama kabul etmez planlar ve vaatlerle kaplı ilânlar eşliğinde.

Sermaye sahibinin ihtişamlı projeleri için hazırlattığı panolarda tasvir edilen site ahalileri hallerinden hoşnut görünüyorlar. Oysa o bir örnek gülüşlerin sebebi olan projeler şehrin ihtiyaç duyduğu doğal rüzgâr koridorunu tıkamaya devam ediyor. Gün içinde emiyor ısıyı binalar ve gün sonunda kusuyor biriktirdiği ısıyı. Dağılamayan ısı binaların yoğun olduğu noktalarda ısı kütleleri oluşturuyor.

İstanbul, dünya şehirleri içinde kişi başına yeşil alan oranı en düşük olan şehirlerden biri haline geldi. Büyükşehir Belediyesi’nin verilerine göre şehir içinde kişi başına düşen yeşil alan 8.41 metrekare. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı verilerine göre, kişi başına en az 15 metrekare olması gereken bu alan İstanbul’da 7.57. Dünya Sağlık Örgütü’nün tavsiye ettiği “aktif yeşil alan” oranı kişi başına 9 metrekare. Yeşil alanlar mülkiyet açısından kamusal-özel diye ikiye ayrılırken, kullanım amaçları itibarıyla da aktif ve pasif yeşil alanlar şeklinde tarif ediliyor. Aktif yeşil alanlar yerleşim alanları içinde teneffüs imkânı sağlayan, bitki örtüsüne sahip alanlar. “Pasif yeşil alanlar” denilirken ise bitki örtüsüne sahip olsa da şehirlinin faydalanmasına açık olmayan mezarlık gibi alanlar kastediliyor. İstanbul’un bazı yörelerinde kişi başına düşen aktif yeşil alan oranı yükselişe geçerken, bazı noktalarında da bir metrekareye kadar düşebiliyor. Kişi başına düşen yeşil alan New York’ta 27, Şanghay’da 18, Pekin’de 88, Amsterdam 45, Viyana’da ise 60 metrekare.

Bu rakamlar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı için İstanbul konusunda acil bir başka plan yapma ihtiyacı anlamına geliyor. Aksi takdirde gelecek yaz mevsimleri İstanbullular için daha bir katlanılmaz hale gelecek.

Plan, program, nazım planı gibi düzenleme ve kaynaklar bir amaca dönük faaliyeti aksatan engeller olarak görülmüş yakın tarihimizde, bu alışkanlığı aşamıyoruz. Atatürk, “Ben yapayım, siz kanunlaştırırsınız” dermiş. Bedrettin Dalan, İstanbul’un master planı sorulduğunda, “plan benim kafamda” şeklinde cevap verirmiş. Le Corbusier ise “plan despottur” diye özetlemiş, kişisel yorumları silip geçen dev projelerin mantığını. Dev projelere yönelik zaafın bir sonucu olarak İstanbul şimdilerde, Benjamin’in bir zamanlar Moskova için sarf ettiği “mimari mera” tabirini çağrıştıracak şekilde, “inşai mera” görünümünü taşıyor. M.S. 330’da kurulan şehrin aldığı uzun yolda oluşan kaos nasıl yeni bir başlangıç sunabilir?

“İnşai mera” konusunda kimsenin kusuru yok sanki, ihtiyaçlar ve şartlar, zor dönemlere özgü mecburiyetler ileri sürülüyor plansızlığın sorgulandığı tartışmalarda. Fakat herkes beş odalı deniz gören ev peşinde değil mi? Herkes zeytin ağacı seviyor, herkes Şemsipaşa’nın uzamının zedelenmesine karşı, herkes ormanların talan edilmesinin sebep olduğu, olacağı problemlerin farkında gibi görünüyor, aynı zamanda hemen herkes ister istemez kâğıt havlu kullanır oldu mutfağında banyosunda… Bir tür sosyal determinizme teslimiyet içinde sürdürülüyor mega inşaatlar. Oysa şahsiyet farkı işte böylesine boğulma dönemlerinde öne çıkan umut uyandıran farklı seslerin ve çözümlerin arayışında gösterebilir kendini.

1973’ten beri nereye gidersem dönüp geldiğim semt, mega projelerle tanınmaz hale gelmeye başladı. Çevre yoluyla yerleşim arasında bulunan yeşil alan tanınmış bir şirkete verilmiş, adaları gören bir site inşa ediliyor harıl harıl. Hiç de ihtiyacı olmayan bir AVM yapılıyor iki senedir çevre yolunun yukarısındaki kentsel dönüşümle boşaltılan bir alana; belki de Asya yakasının en büyük AVM’si. Böyle bir mekâna ihtiyacı olduğunu söyleyecek tek kişi bulamazsınız, etraf AVM dolu, fakat inşaat sektörünün mantığı başka türlü işliyor. İhtişamlı olanın geri çevrilemezliği kanaati boca ediliyor panolarla şehirlinin gündelik hayatına. 2011’de Bayrampaşa’da açılışı yapılan ORA AVM’de geri tepmişti oysa bu megalık iddiası; 70 dönümlük arazi üzerine inşa edilen mekânın tasarımcıları rüzgâr faktörünü da hesaba katmamışlardı çünkü. Rüzgârı, güneşi, konu komşuyu yeteri kadar hesaba katmadığında er geç bozulma gösteriyor projeler ya da bozulmayı hızlandırıyor. ORA AVM yanlış arazi seçiminin yanı sıra rüzgârın şiddeti açıklık alanlarda hesaba katılmadığı için de müşteri çekemedi. Mega projeler çeşitli bağlantı unsurlarını ve tabiat şartlarını göz önünde bulundurmadığı takdirde dengelerini bozarak şehri yaşanamaz hale getiriyor.

Avrupa, Amerika bu sorunlarla nasıl başa çıkıyor peki?

Onlar da inşaat alanında büyük hatalar yaptılar elbette, ama hatayı bir kazanç sayma lüksleri yok anlaşılan.

Bu konuda şöyle bir savunma yapılıyor: Avrupa ülkelerinde inşaat özel arazilerde yapılıyor, bizde sorun olan kamusal araziler.

İyi ya, kamu arazisi daha titiz bir şekilde denetlenemez mi? Özel arazide inşaat yapan müteahhitin istismar eğilimi elbette daha fazla, dolayısıyla kanunların daha bir titizlikle uygulanması gerekiyor, yetim hakkı adına. Beri taraftan kamusal araziler de farkına varmadığımız sürelerde özel şirketler tarafından orman veya deniz manzarası vaadiyle inşaata açılıyor. Yüksek tutulan inşaat perdelerinin arkasında neler olup bittiğini, ağaçlara nasıl kıyıldığını fark edemiyoruz. Önce manzaramız kesiliyor, sonra rüzgârımız. Panolarda gülümseyen ailelerin toplumdan yalıtılmış hayatlarının hafriyatına gömülüyor çocukluk hayallerimiz, oyunlarımıza sahne olan zeminler, yürüyüş yolumuzun güzergâhı ve gözlerimizi dinlendiren renklerin tesellisi. İhlalleri olağan gösteren haber ve yorum akışında, kadim dokuyu ve mahalle ruhunu savunmak “sol fikriyat” mensubu sayılan yazar ve aktivistlere kaldı.

Kamusal adaletsizliklere dönük sorgulama temelinde yükselen bir siyasallığın kamu yararının en temel başlıklarını göz ardı ettiren bir kalkınma anlayışı şimdilerde “alternatifi yoktur” başlığıyla, Cansever’in “vahşi yığılma” dediği yapılaşmayı gerçekleştiriyor. Lodos ve poyrazın da alternatifi yok oysa ve elbette gökyüzünün mavisinin de kul hakkı olduğunu unutması mazur görülemez alnı secdeye varan insanların.

Benzer konular