Romantizmle nereye kadar?

Ramazan ekranlarına bakınca karşılaştığımız bir durum var bizi rahatsız eden. Ya da dünyanın sahibi olduğunu düşünenlerin ‘İslam ama nasıl bir İslam?’ arayışları sonucunda ulaştıkları ve bugünün dünyasına önerdiklerinin ne anlama geldiğini iyi biliyoruz.
Geçenlerde önüme sosyal medya hesaplarından alınmış bir metin düştü, şöyle diyordu metinde;
“Seninle en çok namaz kılmayı seviyorum, dua ederken yüzünde beliren o nur çukuru olan gamzelerin yetiyordu namazıma huşu katmaya”
Ne bu şimdi?
Ben adlandırmakta güçlük çekiyorum doğrusu.
Bu ve benzeri çokça şey görünce aklıma bundan tam 10 yıl evvel yine bu dergi için kaleme aldığım ‘Romantizm caiz midir Hocam’ başlıklı yazı geldi.
Müsaadeniz olursa bu yazımda yer vermek istiyorum.
“Yazıya başlarken düşünüyorum da, anneannemin, lokmalarımı sağ elle ağzıma götürmemi otuz altı yıldır salık veriyor oluşu ne kadar da anlamlı. Ve bu anlamın çağrışımı üzerine ve hemen şu anda aklıma gelmesi hasebiyle, besmelenin ayakkabı bağımla bir ilgisi olduğunu düşünüyor, eski kadınların ‘ya vedûd’ diyerek tahta kaşıklarını tencerede döndürmelerini saygıyla selamlıyorum.
İslam’ın ele avuca sığmayan, ne yanından bastırsan öbür yanından kaçan, flu ve pembe renkli olduğu günlere geldik şimdi. Sahil kenarında, kumsalda yanan ateşin etrafına dizilip de göğe dönüp yüzümüzü, olağan dışı/olağan üstü bir büyüklükle karşılandığımız halde, samanyolunu yanımıza yöremize indiremiyor oluşumuzu da izah edemez haldeyiz bugün.
İsim koyma özürlü oluşumuz da tam bununla ilintili. İsim koymanın bir ‘ilk dua’ olduğunu fark etmeksizin, o an için zihnimizde oluşan romantik dalgaların baş döndürücü etkisiyle muhatabın kulağına isim üflemek, çok değil hemen bir süre sonrasında ilk pişmanlık işaretlerini doğuruyor.
Cinsiyetsiz bir peygamber oluşturma gayretlerine de tanık oluyoruz artık. O’nun (s.a.v) bir erkek olduğu gerçeğini göz ardı ederek, romantik bir zeminde peygamber algısı oluşturuyor olmak, O’nun (s.a.v) İslam’ın yaşanabilirliğinin bizatihi ispatı olduğu gerçeğinin çok uzak bir yerine düşüyor değil mi? Sesi gür bir peygamberdense sesi incelerin incesi bir peygamber ya da yeryüzünde kibirle değil vakarla ve başı dik yürüyen bir peygamberdense süklüm püklüm aciz bir görüntü çizen bir peygamber algısının kime ne faydası olduğunu durup da bir düşünmek icap eder. Siyahın ya da beyazın değil de mesela eflatunun ya da pembenin daha çok yakıştırıldığı bir dinin mensuplarının varacağı yer neresi olacaktır?
Bütün bunları söylerken şunu demeye getiriyorum aslında;
Bugünden Süleymaniye’ye bakınca, Akifimizin deyimiyle “Süleymaniye bir mabet değil bir ibadettir” i görebiliyor olmak hem Süleymaniye’yi, hem İstanbul’u, hem İslam’ı, hem de bizi romantik olmanın ötesine taşır.
İbadet, yani kulluk…
Kulluk, ayakların yere basmasıdır. Kulluğun en temel direği olan secde, alnın, ayağın bastığı yeri tanıması, burnun sürtülmesidir biraz. Had bilmektir, farkındalıktır, farkına varmaktır.
Bu farkındalıktan yoksun kalmakla, âlim ve sanatçı arasındaki çizgiyi alaşağı ediyor zihnimiz. Bu yüzden tarihten bir isim tuttuğumuzda kendimiz için ilim niyetine, sanat çıkıyor hep karşımıza.
İlim niyetiyle yola çıkıp da, sanatla karşılaşmak bir usul yoksunluğunun ifadesi. Usul olmayınca, üslup da olmuyor haliyle. Usulsüzlük ve üslupsuzluk da çaldığımız her kapının sahibini ‘romantik’ kılıyor bize.
Romantiklik tek başınalığı mümkün kılmıyor insan için. Tek başınayken nasıl Müslüman olunabileceğinin de bir cevabı yok romantizmde. İsmet Özel’in Propaganda şiirinde geçen “kaldırımlarda demokrat / otobüste dindar” mısraının bende bulduğu anlam böyle bir şey işte. Tıpkı bir zamanlar bir bant tiyatrosunda duyduğumuz “Ramazan’da Müslüman Şevval’de demokrat” ifadesi gibi…
Çünkü romantizm insandan bir başkasının varlığını ister, daha doğrusu bir başkasının romantik cümlelere açık yanını… Kendisini bir başkası üzerinden ifade edebilen, gerçek hayata değmeyen yanlarıyla var olabilen insanlar topluluğu yani.
Şimdi bir soru daha soralım ve cevabını okura bırakalım; tarihimize bakarken, Kitabımızı okurken, Peygamberimizin hayatını irdelerken romantik unsurların peşine düşüp sanatsal malzeme kaygısıyla yüklenmek oryantalistlerin işi değil miydi?
Sanırım şimdi geldiğimiz noktada karşımızda duran şey, kendi kendimizin oryantalisti olmuşluğumuzun ta kendisi gibi. Her yanımız Züleyha oldu ama Yusuf’u yitirdik.
İslam’ın gerçek yüzü gerekiyor bize. Hem de İsmail Kılıçarslan’ın “bana biraz bahar gerekiyor Allah’ım!” mısraı kadar gerçeklik.
Söylediklerime bakıyorum da şimdi, sanırım hiç romantik değilim.
Hamdolsun!”


Yazarın diğer yazılarını görüntüle:

Benzer konular