Roma’nın karanlık yüzü

Mozaik karo zemin. Siyah-beyazın olanca çarpıcılığı. Yaşanmışlık. Ve bu yaşanmışlığın beraberinde getirdiği doğal yıpranmışlık. Ve bu yıpratıcı yaşanmışlığı açığa vuran sesler… Roma’nın açılış sahnesi…
Ve her şeyin üzerine sünger çekercesine boca edilen bir kova su. O suda gökyüzünün aksi. Ve bu akse düşen uçağın yansısı… Geniş ve durağan gerçeklik içerisinden kesilip alınarak seçilen dörtgen üzerinden meramın anlatılacağına dair peşin ihtar. Karo zemin, akan su, öbür yanda çukurda birikmiş su, sudaki gökyüzü yansıması ve bu yansımada olup bitenlerin dörtgendeki tezahürü…
Gerçek, içiçe geçmiş gerçek parçalarının toplamından fazla bir şeydir. Ve hepsinin üzerine tuz-biber eken gerçeğin değişkenliğinin işareti: insan ürünü sabun köpüğünün örttüğü gerçeklik katmanları. Az önce vardılar. Ama şimdi? Pırrr!
Gider, her türlü gerçekliği ilkin deforme eder, ardından da silip süpürür.
Kamera açılır ve aslında orta hâllice bir apartman dairesinin girişinde bulunduğumuzu farkederiz. Ortalığı temizleyense çocuk görünümlü genç bir kız. Hizmetçi Cleo. Koridoru andıran antreden girilen hizmetçi dairesinin hemen önünde, içinde çiçeği besleyen bir saksı, bisiklet, birkaç kova ve içlerinde nice muhabbetin döndüğü iki kuş kafesi. Balkonumsu antrenin hizmetçi yanında umut yaşamakta, efendi tarafındaysa hayat yaşanmakta.

Ânı Unut, Hayal Et

Her ne kadar anlatılan olaylar, evin dört çocuğundan birinin hatıralarına dayansa da biz hikâyeyi Cleo’nun bakış açısından takip ederiz. Ne ki bu ev sahiplerinin zihinlerine sarkmamıza engel değil. Özellikle de sahibe Sofia’nınkine. Kocası doktor Antonio eski zaman efendilerini andırmada: vurdumduymaz, mütehakkim ve empatisiz. Bir süre ülke dışına gider. Biz kalanların hayatlarına tanıklık ederiz.
Dört küçük çocuk, çamaşır, bulaşık, yemek, temizlik ve portatif radyodan dinlenen ve alttan alta “Daha iyi bir dünya mümkün.”ü fısıldayan şarkılar. Ânı unutturup geleceğe umutla bağlanan bir yaşama arzusu. Sabahtan akşama kadar hiç boş kalmayan Cleo’nun hizmetlerinin farkına varılmaması, en azından bir vefasızlık. Hâlbuki her tarafından bakımsızlık akan bu çifte katlı evin içindeki yegâne ilgili gariban Cleo. Efendilerinden bir parça kemik hesabı anlayış bekleyedursun.
O ‘kemik’ hamile kalmasıyla yakalanır.
Aslında film, erkekleri tarafından bir anlamda terkedilen, biri hizmetçi, öbürü sahibe iki kadının dayanışmasına odaklanan bir yapım. Bu kadınlardan biri ne kadar zayıfsa öbürü o kadar güçlü. Biri ne kadar bütün dünyasını kendi içinde yaşamak zorunda bırakılmışsa öbürü o kadar dış dünyaya dönük. Biri ne kadar sırtını gerçeklere dönüp hayal dünyasında yaşamayı tercih etmişse öbürü sırtını aynı gerçeklere dayayıp oradan güç devşirebilecek mizaçta.

İçeriyi Göstererek Dışarıyı Anlatmak

Ödül kazanmış filmler için bizde sarsılmaz bir itikat vardır; ödüllüyse iyidir diye özetlenebilecek. Özellikle düşünce değil, itikat diyorum. Aslında bu tavırda pek şaşılacak bir şey yok. Çünkü elinizde karşınızdaki ürünü ölçüp biçeceğiniz bir mikyasınız yoksa, ilkin böylesi bir mihenk taşına sahip olmanız gerektiğini bilmiyorsanız veya bir şekilde edinememişseniz, çaresiz başkasının yargıları sizin itikadınızı bizzat belirler. Bu açıdan baktığımızda iki Oscar ödülü almış Alfonso Cuaron’un imzasını taşıyan ve Venedik’te aldığı Altın Aslan’ın yanına yenilerini de eklemeye aday film, ne sıklıkla okuduğunuz gibi bir şaheser, ne de kötü bir film. Vasat bir film mi öyleyse? Yaftalamak o kadar da ucuz değil tabii ki. Bir kere film, bizim pek bilmediğimiz bir sinema anlayışını, Meksika Sineması’nı bize takdim etmekte. Ve oralara özgü insan ve toplum meselelerini. Fakat yine de unutmamak lâzım ki karşımızdaki sanat kaygısı güden bir sinemacı değil, ana akım sinema anlayışını en fazla paprikayla soslayan bir gişe yönetmeni. O yüzden de belli bir zihin ve zevk inceliğine ulaşmış, en azından zaten biri öbürünün tekrarı bir hikâye izlemek yerine o hikayeyi yaşayan karakterlerin duygularını ayırt etmeyi tercih edebilecek seçkin bir izleyici kitlesinden çok, sahnede kendi hikâyesini veya zıddını görmek isteyen kalabalığa seslenmeyi öncelemekte.
Belki de Roma’yı bu dengeyi bir şekilde tutturmayı başardığı için takdirle yetinmek en iyisi.
Meksika’nın Roma adlı varoştan kısmen hâllice mahallesinde yaşayan bir ailenin fertlerinin iç dünyalarını, bu iç dünyalarda cereyan eden karışıklıkları, umutları, umutsuzlukları, tatminsizlikleri ve çelişkileri anlatmanın vesilesiyle aslında evin dışında yaşanan ve ülkeyi kasıp kavuran karmaşayı resmetmeyi hedeflemekte. Bireylerin iç dünyası üzerinden dışarıdaki dünyayı anlatmaya sıvanması ve bunun da hakkını verebilmesi, filmin en dikkate değer yönü.
Bu arada kim ne derse desin, siyah-beyaz her daim müthiş görüntü anlamına gelmemekte.


Yazarın diğer yazılarını görüntüle:

Benzer konular