Riya ya da muhasebe

Cihan Aktaş

Darbe ertelerinde toplumsal bünye bütün baskılara karşılık yeni okumalarla ve muhasebelerle kendini güçlendirme yolunu tutar. 12 Eylül’den sonra özellikle İslami kesimde okuma mekanları dikkat çekici bir canlanmaya sahne olmuştu. Yayınevleri açılıyor, paneller ve sempozyumlar düzenleniyor, yeni dergiler çıkarılıyordu. 28 Şubat sonrasında ise karşı karşıya kaldığı baskı mizansenleri karşısında toplum, ortak dinamiklerine yaslanan hakkaniyetli bir varoluşun kanallarını araştırmaya başladı. 15 Temmuz’da darbe girişiminin ötesine geçen bir işgal denemesi yaşadık. Şehitler verdik. Kuşkusuz sorunlarımız bir hayli karmaşık ve zorlu. Bunun muhasebesini sınırlı ve giderek birbirini tekrarlayan konuşmalarla yapmanın ötesine geçecek şekilde sürdürmek nasıl mümkün olacak?

Elbette dergiler çıkıyor, yayınevleri de bir hayli faal, ancak kitapevlerine özgü o iklimden büyük ölçüde yoksun Müslüman gençler. Kavramlar ve ilkeler yaşanan tecrübeler zaviyesinde sınırlı olarak konuşuluyor.

O kadar okuduk ve yazdık da ne oldu, diye soruyor bazen biri, okuyup yazmanın amacını hiç anlamadığını sergileyerek. Eksik olan neydi, diye sormak gerekmez mi oysa? Bir diğeri, maddi kalkınma göstergeleri üzerinden tanımlanmış başarıda teselli bulmaya çağırıyor.

Müslümanlar Endülüs ve Osmanlı ile zirveye çıkan modeller ortaya koydular. Şimdi geldiğimiz noktada kimi gençler öğrenme enerjilerini ellerindeki “Batı aklı” tarafından geliştirilmiş gelişmiş telefonların ekranlarında tüketirken, “Kitap okuyunca neye yarar ki?” sorusuna sığınıyorlar.

Gündemini düşmanının hamlelerine göre belirlemek suretiyle gençlere nasıl bir ufuk açabilirsin? Başka bir söz söylemen gerek bedbin dünyaya, hayra çağıran, şifa sunan…

Metinlere sirayet eden mekan ve zaman dışılık bu açıdan büyük bir problem. İşte buradayız, yaşıyoruz ve yüreğimiz daralıyor, hiç mi buna dair açık seçik cümleler kurulmaz? Hep bir anlatma ihtiyacı içinde dışa dönük ve şeffaftık, fazlasıyla konuşkan ve diğerkamdık oysa. Bildiğiniz gibi değil ve işte böyle ve bu şekilde oldu, BİZ kardeşiz, kardeşliğimizi öğrenmeliyiz yeniden, demek istiyorduk. İslamcılık, bereketini konuşkanlığına, konuşma alanları açma gayretine borçluydu. Buna karşılık önümüzü kesen “kapalı” yöntemin konum ve başarı vaatleri gençlere, “karda yürüyüp izini belli etmeme” becerisiyle izah ediliyordu. Bunu bir sempozyumda kulaklarımla duydum; ana başlık “Medya ve Mahremiyet”ti. FETÖ’cülük olarak sözü edilen mizaç veya yönelimin daha açık bir tarifi olabilir mi? Kaset şantajları, KPSS sınav sorularının gaspı, sivil halk üzerine kurşun yağdırmaya götüren robotsu bir kalkınma anlayışı…

Bugün FETÖ olarak adlandırılan örgütlenme sürekli eleştirilirken, bu örgütlenmeye ilişkin zihniyet üzerinde yeterince durulduğu söylenemez. Açıklığa karşı kapalı bir yapı, dürüstlüğe karşı gizli ajanda hesapçılığı, çıkarı veya amacı uğruna her yolu mübah görme, hakkı söyleme sebatı karşısında ajitasyon ve tevil, eleştirel düşünce yerine “kullanışlı” klişeler… Başka bir açıdan ise haklı olanın değil güçlü olanın tercihi. Çok açık ki bu zihniyeti oluşturan sebeplere kendini kaptıran toplum iflah olmuyor. Garaudy’nin “Endülüs’te İslam-Düşüncenin Başkenti Kurtuba”ını bu açıdan da okumakta yarar var. (Çeviren: Cemal Aydın, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 2014)

Her şeye rağmen daha az okumuyoruz elbette, okuma yolları çoğaldı ne de olsa, ancak eskisi gibi bir muhasebe imkanı anlamına gelen okuma toplantıları yapmıyoruz. Bilgi birikimlerimiz yorum ve analize nadiren dönüşüyor. Kelimelerin aynı anlama gelmemesi, bir roman cümlesi olmaktan çıktı. Birçok metin kapalı anlatımıyla, asıl metni erteleten bir sıkıntıdan muzdarip olduğu izlenimini uyandırıyor üzerimizde. Kutlamalarımızın samimiyeti beş yıldızlı otellerin boğucu ritüellerine havale edildi. İroni nadiren yerli yerinde kullanıldığı hissini veriyor. 15 Temmuz direnişi, üzerimize çöken güvensizlik hissini büyük ölçüde kırdı. Bununla birlikte darbe girişiminin düşündürmesi gereken muhasebe sınırlı olarak yapılıyor. Şimdi buradayız, evet ama niye böyle oldu? Aliya’nın sözünü hep hatırlatıyorum: Yapmamız gereken neyi yaptık, yapmamamız gereken neyi yaptık?

Ne çok hayat pırıltısı hapishanelerde tükeniyor! En azından bir kısmı açısından gençler şu dersi öğrenmeli: Her zaman şeffaf faaliyetleri benimsemek gerek. 15 Temmuz direnişi, düşüncelerini berrak bir dille ifade eden insanlardan korkmamamız gerektiğini öğretmiş olmalıydı. Yalancıyı taltif etmemek, şamatacının ideallerinizi kuru gürültüyle gaspına aldanmamak da umut duyuran gelişmeler olurdu. Birbirimize borçlu olduğumuz şey sahte nazik jestler değil, dürüstçe uyarı; dile gelen sarsıcı bile olsa.

Kitapevlerinde toplanma alışkanlığını yitireli beri “Çaba bizden takdir Allah’tan” diye düşünmeyi ihmale yatkınlaştık. Müminin mümine ayna olduğu inancı, kütüphane raflarında tozlanmaya terk edilen kitaplar kadar solgun bilinçlerde.

Hala duygusal ve mazlumlar konusunda duyarlıyız, elbette; 15 Temmuz bize kavramlarımızı ve amaçlarımızı yeniden hatırlattı. Bunun heba edilmemesi gerekiyor.

Gençlere bu nedenle “karda yürüyüp izini belli etmeme” yöntemine asla prim vermemeleri gerektiğini anlatmalıyız. Garantili bir “başarı” adına mahremiyetin ihlali, helal ve haram ayrımını ortadan kaldırıyor. Kusuru sürekli başkasında görüp de kendini aklamakla da hakikate ulaşılmıyor. Sadece işte şu listedeki kitap ve yazarların yeter de artar olduğunu öne sürmek, gelişmeye açık bilinçleri mankurtlaştırmaya hazırlamakla aynı şey. İnsanları olduğundan daha farklı görünüp konuşmaya, davranıp yaşamaya mecbur eden zihniyetin oluşturduğu tahribat karşısında genç kuşaklara borcumuz, onlara daha berrak ve açık seçik düşünüp konuşmanın ortamlarını sağlamak.

Benzer konular