Rezalet

Turgay Bakırtaş

Arakibutirofobi diye bir tanım var terminolojide, manası şu: “Fıstık ezmesinin damağa yapışmasından duyulan korku”. Siderofobi var bir de, “gökteki yıldızlardan korkmak” anlamına geliyor. Dekatriaparaskevifobi ise “ayın 13’ünün Cuma gününe denk gelmesi korkusu” demekmiş. Hele bir deipnofobi var ki evlere şenlik: “Akşam yemeği esnasında muhabbet etme korkusu”. Metrofobi, “şiir korkusu”, ksantofobi, “sarı renk korkusu”, pogonofobi ise “sakal korkusu” demek.

İlginç ama faydasız bilgilerin üst üste yığıldığı Murat Menteş romanlarını taklit ettiğim zannedilmeden söyleyeyim; tüm bu tanımların anlamını yazıma başlık ararken öğrendim. Korku sayılmaz ama tuhaf bir huyum var, başlık atmadan tek kelime dahi yazamıyorum. Parmaklarım klavye üzerinde gezinirken hangi tuşlara hangi sırayla basacağımı bildiren bir yol gösterici o başlık, yokluğunda tek adım atamıyorum.

Okuduğunuz satırları kaleme almak üzere bir Word sayfası açtıktan sonra Google’a “rezil olma korkusu” yazıp arattım. Maksadım, anlatmaya niyet ettiğim meseleyi en net biçimde özetleyeceğine inandığım bu fobinin bilimsel adını bulmaktı. Yarım saat arayıp taramama rağmen istediğimi elde edemedim. Yukarıda okuduklarınıza benzer, kulağa çok saçma gelenleri de dâhil yüzlerce korku bir şekilde isimlendirilmişken, onlardan kat be kat yaygın olduğunu zannettiğim rezil olma korkusuna has bir tanımlama yoktu.

Buradan bir yargı, bir genelleme çıkmaz elbette. Ancak rezil olma korkusunun isimlendirilmemiş (isimlendirilmişse de yaygınlaşmamış) olması, onunla bir şekilde başa çıkılabildiği, daha da fenası, onunla yaşamaya alışıldığı anlamına gelebilir. En azından 15 Temmuz sonrasının olağanüstü ortamında bile kişisel hesaplarını memleket davasının önüne koyan küçük bir grup için…

Geçen haftaki “Reis’in yolu” başlıklı yazımda şöyle bir bölüm vardı: “Şimdi hamle sırası bizde, bizi öldürmeyen şeyle güçlenme sırası bizde. Tek bir yumruk haline gelmiş milleti ‘O dün şöyle demişti, sen geçenlerde böyle yapmıştın’ diyerek küçük hesaplarla oyalama lüksümüz kalmadı.” Bin yıllık doğu-batı mücadelesinin rutin savaşlarından birini daha geride bırakmışken, halkın tamamına yakını varlığımıza karşı girişilen sinsi bir suikastı elbirliğiyle def etmişken, yeni bir alçaklıkla daha karşılaşmamak adına, vücuda gelmiş bu büyük birlikteliğin sağlam bir kaleye dönüşmesini ummuştum. Bu umut sarsılmadı elbette, milletimizin son sözü söylemedeki benzersiz feraseti orta yerde kaya gibi duruyor. Ancak “mevzubahis vatansa gerisi teferruattır” düşüncesini savunan biri olarak, mevzubahis vatanken teferruata dört elle sarılanlara hem şaşırdım, hem üzüldüm, hem de acıdım.

Bir bela atlattık 15 Temmuz’da, içimize yerleştirilmiş karanlık bir çete az daha vatanımızdan ediyordu bizi. 240 şehidimiz, 2 binin üzerinde gazimiz var. Ama biz daha başımıza gelenin adını bile koymamışken birileri hesaplar görmeye, bilgisayar başında kelle almaya, hain listeleri yapmaya, geçmişin tozlu sayfalarından kadim düşmanlıklarının ateşini harlayacak kuru odunlar aramaya kalkıştı. O büyük destan yazılırken tek derdi acınası konforları olan nice isim, destanın kâğıdı, kalemi, mürekkebi olan tertemiz kahramanlara pis iftiralar atmaya başladı. Ne için? “Yeni düzen” kurulurken cam kenarında güzel bir koltuk kapmak, bir biçimde bu yeni düzeni kuranların kanatları altına girip ikballerini sağlama almak ve “aşağıdakilerden” gelecek her çeşit “rahatsızlığa” karşı sağlam bir kalkan edinmek için.

Şu sorunun cevabını bir türlü bulamıyorum: Kim bu insanlar? Hayır, isimlerini cisimlerini biliyorum elbette, bilmediğim, “gerçekten” kim bunlar? İki bin yıl öncesinin Atina’sında da, Yavuz Sultan Selim’in etrafında da, Mustafa Kemal’in sofrasında da vardılar, şimdi de varlar. Ne zaman bir büyük dönüşüm olsa, bir savaştan çıkılsa, ağır bir bela atlatılsa aniden beliriyor, yeni düzenin başa taşıdığı liderin koluna bacağına kene gibi yapışmak için türlü rezillikler, çirkeflikler, hileler yapıyor; bir lağım çukurunun ortasında becerikli bir dansöz gibi göbek titretiyor, gerdan kırıyor, kalça sallıyorlar. Başlarda belki küçük bir ikbal sevdası olarak filizlenen duyguları zamanla bir kara deliğe dönüşüp yüzlerinin aydınlığını bir daha geri gelmemecesine emip dipsiz bir kuyuya tükürüyor. Suratlarına baktığınızda imanla, kardeşlikle, emekle, doğrulukla yoğrulmuş bir hayatı anlatan sevimli çizgiler değil, yoluna çıkacağınıza inanırsa dünyanın bütün belalarını başınıza salacak çirkin bir ortaçağ cadısı görüyorsunuz.

Böylelerine hatırlatmak isterim; tarih, sizin gibi küçük hesaplar peşinde fitnecilik yapanların yüzüne dahi bakmadı. Tarihe kötülüğünüzle geçmek isterseniz, en az Cengiz Han kadar, Ebu Cehil kadar, Hitler kadar, Buffalo Bill kadar gaddar ve zalim olmalısınız. Ancak öylesi bir kötülük kendisini hafızalarımızda yaşatabilir. Öte yandan aynı tarih, bir çeşme yaptıranı dahi unutmadı; vatanı için, devleti için, komşusu için malını, canını feda eden kim varsa başının üzerinde taşıdı. Adlarını şarkılara, türkülere, nehirlere, dağlara nakşetti.

Bugün kimse sizden malınızı, canınızı ya da evladınızı istemiyor. Hakkınız olanla yetinseniz, hakkınızdan fazlasını yahut hakkınız olmayanı almak uğruna insanları kafalarına basılıp yükseleceğiniz bir merdiven olarak görmekten vazgeçseniz yeter. Aksi takdirde üç günlük keyif uğruna soyunuzu kirletecek, gönüllerden de hafızalardan da silinip gideceksiniz. Ve çocuklarınıza bırakacağınız tek miras, kocaman bir rezalet olacak.

Benzer konular