Reis’in yolu

Turgay Bakırtaş

tayyip_erdogan

Çocukluğum, babamın inandığı liderlere inanmakla geçti. Özal deyince Özalcı, Erbakan deyince Erbakancı olmuştum. İlk defa oy kullandığım 1999 seçimlerinde ortalık karışıktı, 28 Şubat yüzünden ülke de siyaset de yüz parçaya bölünmüştü. Yine de cephemiz belliydi, mührü Fazilet Partisi’ne basmıştım. Gelin görün ki orada da fırtınalar kopuyordu. Bir tarafta siyasi yasaklı Erbakan’ın desteklediği Recai Kutan, diğer tarafta yine siyasi yasaklı Recep Tayyip Erdoğan’ı temsilen Abdullah Gül liderlik yarışına girmişti. “Yenilikçiler” ve “Gelenekçiler” arasındaki bu yarışta tereddütsüz Erdoğancıydım. Bunun iki sebebi vardı. Bir; Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde pislik içinde yüzen şehri sadece birkaç yılda gül bahçesine çevirmişti, ömrüm boyunca bu kadar çalışkan ve dürüst bir adam görmemiştim. İki; rahmetli Erbakan 28 Şubat sürecinde her babayiğidin dayanamayacağı baskılara göğüs germiş ve çokça yıpranmıştı; gücünün ve kararlılığının zirvesindeki Erdoğan’a yol vermesinin vakti çoktan gelmişti.

O günden bugüne Erdoğan’ı Özal’dan da Erbakan’dan da çok sevdim. Çünkü onda daha önceki hiçbir liderde görmediğim ve adını koyamadığım bir taraf var. Beni gururlandırdığı gibi üzüyor da mesela, sevindirdiği gibi öfkelendiriyor. Tıpkı bir ailenin babası gibi. Çocukken babanız her şeyinizdir ama büyüdükçe onunla bir çekişmeye girersiniz. O da sizinle çekişmeye girer. Arkadaşlarınızla tatile gitmek istediğinizde ya izin, ya para, yahut ikisini birden vermez mesela ve siz o an babanızın boğazını sıkmak istersiniz. Bunu yapamadığınız için odanızda duvarı yumruklar, pencereye çıkıp sizi sakinleştirmesi umuduyla sigara üstüne sigara içersiniz. O da genellikle bunun farkına varıp biraz geri çekilir, anneyi aracı kılar ve bir şekilde iş tatlıya bağlanır. Ta ki bir sonraki didişmeye kadar. Ama nihayetinde ne siz babanızın kötülüğünü istersiniz, ne de o sizin. Çaktırmadan birbirinizi izler, başında bir dert, bir sıkıntı var mı diye kontrol edersiniz. Erdoğan da benim için hep öyle oldu. Danışman tercihlerinden tutun yer yer aşırı sertleşen söylemlerine kadar birçok sözüne ve davranışına öfkelenir, “odamın duvarını yumruklayıp sokağa bakan pencerede sigara içerek” kendimi sakinleştiririm. Sonra o tutar biz Sezai Karakoç şiiri okur, gariban bir ailenin sofrasına oturur, bir dostunun cenazesinde gözyaşı döker ve kim olduğunu hatırlatır, yeniden barışırız. Devran böyle sürer gider.

Buraya kadar anlattıklarım, yirmi yıldan uzun süren iki kişilik bir ilişkinin kısacık hikâyesi. Bir de sonradan türeyen ve o iki kişinin arasına kolunu bacağını sokmak isteyen üçüncü kişiler mevcut. Bu üçüncü kişilerin garip huyları var. “Erdoğan’ı en çok biz seviyoruz ulan!” tavrıyla dışa vuran fabrikasyon sevgileri, Erdoğan’ı bir baba, ağabey, kardeş, evlat olarak görenlerin samimi kızgınlıklarını dahi şantaj aracına çevirebiliyor. Tarihimizin en karanlık ihanetlerinden birini yaşadığımız günlerde, milletimiz daha başına gelen felaketin adını bile koymamışken sahneye fırlayıp “Ama onu en çok biz seviyoruz demiştik değil mi?” türünden gereksizlik abidesi cümleler kurabiliyor, o fırtınada bile kendilerini sizinle Erdoğan arasına sokmaya çalışabiliyorlar. Seni şikâyet ediyor, camda sigara içtiğini, duvara sinirle yumruk attığını söylüyorlar. Sen de la havle çekiyorsun, işine gücüne bakıyorsun, ağır bir karanlığın içinde dahi saflara bölünme hevesinde olmalarına üzülüyorsun.

Şahsen “reis” sıfatını kullanmayı tercih etmiyorum; “Sayın Cumhurbaşkanı”, “Erdoğan” ya da “Tayyip Bey” gibi kullanımlar hem kültürel, hem de devlet ciddiyeti açısından daha doğru geliyor bana. Yine de bir topluluğun reisi olmak gibi göz ardı edilemeyecek bir gerçek var. Erdoğan bu gerçeği çok kereler hatırlattı bize, ama hiçbiri 15 Temmuz gibi değildi. Ülke hain bir işgal girişimi altındayken milyonlarca insan seyisinin zor zapt ettiği asi bir atmışçasına şaha kalktı. Ne kadar kavga, tartışma, öfke varsa buharlaştı; akacak mecra arayan coşkun nehir tek bir isimden haber bekliyordu. Çünkü tüm Batı dünyası bilmem kaçıncı kez o tek ismi ortadan kaldırmak için yeni bir Haçlı ordusu kurmuştu. Ve bu kez zaferden o kadar eminlerdi ki yumruğumuzu yiyip kıç üstü oturmalarının üzerinden üç hafta geçmesine rağmen kendilerine gelemediler, hâlâ şoktalar. Erdoğan’ı öldüremedikleri için suratları düştü, moralleri bozuldu. Dahası, bu işe tekrar kalkışmaları için gerekli umudu sağlayacak bir bölünmenin zerresi dahi yaşanmadı. Aksine, uyuyan devi uyandırdılar; en son istedikleri şeyi yapıp herkesi “Reis’in yolunda” birleştirdiler.

Zaten biliyorduk ama bundan sonra cepheler çok daha net. Düşman hamle yaparken yüzünü de gösterdi; savurduğu yumruk havayı yalayıp geçti, gardı düştü, kontrpiyede kaldı. Şimdi hamle sırası bizde, bizi öldürmeyen şeyle güçlenme sırası bizde. Tek bir yumruk haline gelmiş milleti “O dün şöyle demişti, sen geçenlerde böyle yapmıştın” diyerek küçük hesaplarla oyalama lüksümüz kalmadı. Düşmanın en karanlık yöntemlerini, hainliğinin boyutlarını, içimize sokulma yollarını avucumuzun içi gibi biliyoruz artık. Sezgimizle hissettiğimizi gözümüzle gördük, yarattıkları çatal dilli yılanı boynundan yakaladık, bizi bir daha kandıramazlar, kurdukları irili ufaklı çetelerle birlikte defolup gidecekler hayatımızdan. Gitmezlerse keyifleri bilir. Yeniden ayağa kalkmamız için bir salâ ve bir telefon ekranı yeter. Bir de o ekrandan yayılan emin bir ses: “Sokağa çıkın”.

Benzer konular