Referandum sonrası aklıma düşen bir döneme dair hatıramdır

1996 yılıydı. Üniversiteyi yeni bitirmiş artık iş kovalamaya başlamıştım. Gazetelerin iş ilanı sayfalarında kendime yakıştırdığım iş ilanlarını arıyordum. Ekseriyetle karşıma çıkan sorun askerlik sorunuydu. Birkaç gün içerisinde anladım ki, askere gitmeden geçirdiğim her gün askerde geçirdiğim zamana ilave edilecek ölü zamanlardan sayılıyordu. Askerliği öteleyerek bir yere varmam mümkün değildi. Askerliği öteleyeceksem, oluşacak bu yeni zamanı gerçekten anlamlı bir kazanımla değerlendirmeliydim. Bunun da en iyi yolu yüksek lisans yapmak gibi görünüyordu. Müstakbel eşimle birlikte lisansüstü eğitim sınavlarına girdik. İyi de puanlar alarak yüksek lisans ilanlarını kovalamaya başladık. Bu sefer de önümüze başörtüsü problemi çıkmıştı. Bütün kazanımlarıyla akademik çalışmayı hak etmiş bir hanımefendinin etrafına örülen despotik duvarlara ben de itiraz ederek akademik kariyer hevesime, daha başlamadan nokta koymak zorunda kalmıştım. Tek yol vardı; askerliği bitirerek bir büyük engeli aşmak.

Fatih askerlik şubesine gittim. En iyi ihtimalle bir yıl beklemem gerekiyordu askere gitmek için. Bu da ölü bir yıl demekti. Hangi ciddi işyerine başvuru bıraksam gelen soru hep aynıydı; “askerliğini yaptın mı?” Bir dilekçe ile askerliğimi öne aldırdım. Bu Aralık ayı itibarı ile asker olacağım anlamında geliyordu.

Sekiz aylık kısa dönem askerliği hak etmek için Tuzla’da sınava girdim. Kısa dönem askerliği hak etmek için diyorum ama aslında o sınav uzun dönem askerliği (yedek subaylık) hak etmek için zorunlu bir sınavdı. Sonuç olarak askerliklerden kısa olanı çekmiştim. Bana verilen zarfın üzerinde ‘İstanbul’ yazdığını görünce, İstanbul’da doğmuş büyümüş biri olarak hayli sevindiğimi hatırlıyorum. Derin bir oh çekmiştim.

Eve geldim. Topkule’nin neresi olduğunu araştırıyorum sağdan soldan ama hiç bilen yok. Aklıma İETT geldi. Nasıl olsa İstanbul’un her yerini onlar bilirdi. Üç vesaitle ulaşabileceğim bilgisi verildi bana. Otobüslere bindik, indik derken kışlanın kapısına gelmiştik kardeşlerimle birlikte. Burun sızlaması eşliğinde birbirimizle vedalaştık. Artık askerdim.

Botlar, neftî kıyafetler, kep filan derken yorucu bir günün akşamında koğuşta buldum kendimi. Yattığım ranzadan, birkaç cami minaresi, uzaktaki evlerin ışıklarını seçebiliyordum. Ama emin olun, İstanbul’un neresinde olduğuma dair en ufak bir fikrim bile yoktu. Tanışma muhabbetleri, bir sağa, bir sola dönmeler eşliğinde sesler gittikçe azaldı ve sabaha erdiğimizde bot bağlama, yatak düzeltme, tıraş olma, içtimaya yetişme kaygıları derken, karşımızda komutanı buluverdik.

Yemin törenine kadar, tam üç hafta boyunca hızlandırılmış eğitim aldık. Yürüyüşler, sağa sola dönüşler, nöbetler, talimler filan derken yemin töreni günü geldi çattı. Yemin töreni demek çarşı izni demekti bizim için.

Dedim ya, İstanbul’daydık ama İstanbul’un neresindeydik, kimse bilmiyordu bunu içimizde. Komutanlara da soramıyorduk bunu. Üst devrelerle de temasımız olmamıştı henüz.

Nizamiye kapısından çıkar çıkmaz, askerlerin büyük hız ve coşkuyla bindiği minibüslerden birine ben de bindim. Bir yol ayrımında hepsi inince ben de indim. Çok sayıda minibüs korna çalarak müşteri çağırıyordu. Bir de ne göreyim minibüslerin önünde ‘Vezneciler’ yazıyor. İnanılmaz bir sevinç kapladı içimi. Evime sadece bir minibüs yolculuğu mesafesindeydim. Edirnekapı’dan sonrası bizimdi zaten; Karagümrük, Atikali, Yavuz Selim, Fatih, İtfaiye, Şehzadebaşı ve Vezneciler.

Acemilik eğitimlerimiz sonrasında dağıtım yerim itibarıyla evime biraz daha yakın olan Baştabya kışlasında tamamlayacaktım askerliğimi. Boş vakitlerimde okuyor, askerliğini uzun dönem yapan Anadolu’nun kavruk çocuklarıyla muhabbet ediyor, kâh mescidde, kâh ranza aralarında namazımı kılıyor, bir sonraki çarşı iznimi iple çekiyordum.

Karargâh yazıcısıydım artık. Ve işte o zamanlarda ilginç şeyler olmaya başlamıştı kışla içerisinde. EMASYA durumu ilan ediliyor, çarşılar iptal oluyordu. Komutanlar sık sık toplantı yapıyorlardı. Hararet yükseliyordu gittikçe. Ordu içine girmesi yasak olan kitaplar ve dergilere dair gizli yazışmalar geliyor ve ben de onları komutanlığa bağlı diğer birliklere bir yazı eşliğinde ulaştırıyordum. Yasaklı olan kitapların arasında tanıdığım bildiğim bazı yayınlar da vardı. Üstelik bunlardan bir kısmı benim de dolabımda bulunuyordu. Ne yapmam gerektiğini tam olarak kestiremiyordum. Askerin bize mesafeli olduğunu biliyordum ama mesela mescidi biz namaz kılanlara kapattıracak kadar ileriye gidilebileceğini doğrusu hiç düşünmemiştim. Evladını ziyarete gelen başörtülü annelerin artık nizamiyeye alınmadığını görüyor olmak çok zoruma gidiyordu.

Komutanların, bir araya gelip, olanı biteni konuştukları bir esnada, her türlü rahat konuşmalarımızı kendisiyle yapabildiğimiz bir ismin beni diğer komutanlara “Refahlı bu, buradan çıkınca milletvekili bile olur” diye takdim edişi sonrasında diğer komutanların beni istihza ile süzüşlerindeki inciticiliği hiç unutamıyorum. İçlerinden birinin “ne olurlarsa olsunlar, ülkeyi onlar yönetemeyecekler, ülkeyi biz yönetiyoruz, herkes haddini bilecek” deyişi de aklımdan hiç çıkmıyor.

1997 kışı hayli soğuk geçiyordu doğrusu. Soğuk, baharı da esir almış yaza kadar uzanmıştı. 54. Hükümet düşmüş, Hasan Kaçan’ın çıkardığı Ustura Dergisi “Erbakan’ın kısa dönem askerliği bitti” kapağıyla çıkmış, Müslümanlara yönelik algı operasyonları hız kazanmış, dışarıdaki arkadaşlarım ve ailemi bir telaş almıştı. Her şey hızlı ve acımasızdı ama biz içeridekiler olanın bitenin boyutları hakkında pek fazla bilgi sahibi değildik.

1997 Temmuz’unda tezkerem elimdeydi. Hasarın ve travmanın aslında henüz başladığı günlerde artık dışarıdaydım. Bu askeri vesayet dönemi sonrasında, sivil toplum kuruluşları vesayetini de, bürokratik vesayeti de, paralel vesayeti de, yargı vesayetini de, cumhurbaşkanı vesayetini de, yerleşik siyaset vesayetini de gördük hep birlikte. Biz seçiyorduk ama seçtiklerimiz tüm bu vesayet odaklarıyla ancak bu kadar mücadele edebiliyorlar ve bu mücadeleden nefes alabildiklerinde ancak bu kadar hizmet edebiliyorlardı. Bu bile büyük bir şeydi Türkiye için.

O günlerden bugünlere gelince, her türlü vesayetin ortadan kalkma imkanını da beraberinde getiren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçtik artık. Vesayetçilerle mücadele etmek bataklıktaki sineklerle mücadele gibi bir şeydi. Aslolan vesayet üreten mekanizmanın yerinden sökülüp atılmasıydı. Bu millet bunu başardı işte.

Kulağımda “ne olurlarsa olsunlar, ülkeyi onlar yönetemeyecekler, ülkeyi biz yönetiyoruz, herkes haddini bilecek” cümlesi dolaşıyor birkaç gündür. Kişisel hayatımdan bir kesiti uzun uzadıya anlatmamın sebebi şu; sıradan kaygılarla hayatını idame ettirmekten başka bir gündemi olmayan halktan biriydim ben ve tercihlerimden ötürü etrafıma duvarlar örüldüğünü görmüştüm. Şimdi, tuhaf bir geleneğe yaslanarak, tüm buraların sahibi olduğunu düşünerek, pervasızca hareket edenler tarafından değil, sadece ve sadece tercih ettiklerimiz tarafından yönetiliyor olmanın ne kadar kıymetli bir şey olduğu hissini yaşamak istiyorum, hepsi bu.


Yazarın diğer yazılarını görüntüle:

Benzer konular