Ramazanlarımız, camilerimiz ve aidiyyet

Ramazan arifesinde bir cami duvarında ‘ibadet eden erkekleri ibadette engelememek amacıyla kendi çocuklarına sahip çıkmaları için bacılara uyarı’ içerikli ilan gördüm.  Çocukları hiç getirmesinler. Demek bayanlar uyarılıyor. Demek erkeklerin ibadeti önemli. Daha önemli. Demek çocuklar annelere ait. Babaları ilgilendiremezler. Yani, para mara meselelerinde baba önemli. Varsa eğer. Baba ciddi işlerle uğraşıyor, evini geçindiriyormuş. Annenin hem temizlik, hem mutfak işleri, hem çamaşır, ütü, hem çocuk bakımı, hem de bir meslek sahibi ise evini geçindirmeye katkısı oluyor. Bu katkı arada bir kocasının katkısından daha yüklü miktarda oluyor, olsun, onun görevi değil. Evini geçindirmek kocasının görevi. İbadete gelince, şehadet, namaz, Ramazan orucu, zekat, hac sorumluluğu erkeğe de kadına da aynı. Cenaze namazı bayram namazı hariç, aynı.  Bayram namazı (keşke daha sık olsa) yılda iki kere,  cennaze ise (keşke daha nadir olsa) eş dost akraba komşu arasından bir kayıp olduğunda.  Fakat cami cemaat, mukabele, teravih gibi toplu ibadetlerde yukarıda zikredilen cemaat yönetiminde erkeğin ibadeti daha önemliymiş. Yahut küçük çocuk sahibi annelerin ibadetleri önemsizmiş? Demek anneler çocuklarından sorumlu. İmiş. Ve en ağrıma gelen çocuklara camiye giriş yasağı. Oynayıp bağırıyorlamış. İbadet edenleri rahatsız ediyorlarmış. Biz çocukken camilere giderdik. Özellikle Ramazan ayında. Özellikle teravihlere. Çocukken mahalle camilerine. Bizim kadar küçük, bizim kadar saf ve samimi. Kız çocukları annelerinin yanında, kadın mahfillerinde. Erkek çocukları ise babalarının yanında. İtişmeler de, kahkahalar da oluyordu. Fakat camiye aidiyetimiz bu şekilde gelişmiş olmalı. Hatta cami boşken, özellikle Ramazan arifesinde mahalle camilerin temizliği yaparken, kızların en cesurları mahfillerden minderleri indiriyorlardı (havalansın diye, güya) sonra mahfilden atlıyorlardı. Erkek çocukları da minareye çıkmak için yarışıyorlardı, cami avlularında da koşuşmalar, kör ebe…  Zamanımızın çocukları arasında uslu olanları, haylaz, yaramaz olanları da vardı. Çocuk her zaman her yerde çocuk. Zamanımızda hiperaktif, otistik çocuklar yoktu. Özürlü çocukların sayısı azdı, bir de hepimiz sokak oyunlarında bir kemik kırığı bir dikiş kazanıyorduk, hep birlikte oynardık. Sokakta oynardık. Elektronik zımbırtılar İpodlar, androidler icad edilmeden. Ne androidler ya, ilk bilgisayar da biz iyice gezdikten sonra evlerimize girmeye başlamış. Hatta üniversite öğrenciliğimizin son sınıflarında. Comodore ve benzeri. Statü sembölüydü bunlar.

Sokakta biz şarkı söylerdik, beğendiğimiz, moda olan şarkıları, ilahileri bile… Evlerde Zemzem suyu gibi bakılan müzik setleri, gramofonlar, tapeler vardı. Dışarıya çıkarılmazdı bu değerli eşya.  Bir de kimse ah çekmesin… Çocukken teravih namazına giderken hep birlikte giderdik. Güldüğümüz de, ciddi ciddi dua ettiğimiz de oluyordu. Özellikle çatlamış çorap gördüğümüzde. Veya çatlamış pantolon.  Mahalle çocukların hepsi giderdi teravih namazına. Hepsi derken, babası annesi Partili olanlar da, gayrı Müslim çocukları da. Sokaktan herkes gider diye. Bu da aidiyyet. Mahalle, Saraybosna aidiyyeti.

Büyüyünce artık mahalle camilerine gitmez olduk. Doğrusu, gittiğimiz nadir oldu. Artık yanımızda annelerimiz, babalarımız da yoktu. Biz gençler çarşı camilerine teravih namazına giderdik. Herkes aşağıda. Apartmanlarda oturan gençler de çarşı camilerine geliyor. Hangi camide hangi imamın hızlı kıldığını, hangisi de hatim indirerek,  biz genç kızlar beğendiğimiz delikanlıların hangi camilere gittiğini biliyorduk, onlar da aramızdaki güzel genç kızların hangi camiye gideceğini biliyorlardı. Yani tahmin ediyorlarmış. Mukabelelerde de, cami haremlerinde de görüşüyorduk.  Utangaç bir tebessüm, fırsat buldun mu ilgili kişi yanından geçerken elinden bir şey düşürüyorsun, eğilip alırken bir daha bakmak için… (Bu arkadaşlarımın stratejisi, pek aram yoktu bunlarla; diyeceğim bir şer varsa, deyip geçiyordum. Madem bunu kolaylıkla yazabiliyorum anlaşılır ki ben delikanlıların kalplerini kıran güzel uslu cazibeli değil, ‘tavır koyan/tarz olan’ korkutucu sivri dilli kızlardandım; yani kardeş tipi bir kız.) Cami avlusu bizim avlularımızdı. Çocukluğumuzun avluları. Evet, bir de yaz ayları, teravihler geç saatlerde, biz ise yaz tatilinde. Okul tatili, tabi. Vakit istediğin kadar, fazla bile. Bizim kuşak kızların eve dönmeleri için bir  sınır vardı. Kimin dokuz buçuğa, kimin ona, olsa olsa on bire kadar evlere dönmemiz gerekiyordu. Ramazan hariç. Ramazanda teravihten sonra bir kahve/meyve suyu ve dondurma bitene kadar kalmamız mümkündü. Yani teravihten sonra biraz gezebiliyorduk. Ebeveynler güven gösteriyorlardı. Rahmetli babam: Ne zaman gelirsen gel, sadece seni çevrendeki arkadaşlardan biri eve getirsin, göreyim. Eh, arabalar yoktu tabi. Hep yaya gidiyorduk. Merkeze kadar bir kilometre mesafe bugünkü bir kilometreden biraz daha kısa görünüyordu. Ev aynı yerde, camiler aynı yerde, fakat bu mesafe uzadı. Arabasız gidip çıkmak, bir de teravihten sonra… Zor vallahi. Hele de eve gelip sahurda birşeyler atıştırınca abdestini tazeleyip sahur mukabelesine hazırlamak, (sabah namazında okunuyor) tekrar çarşıya inmek ve tekrar eve dönüp yatmak kolaydı. Rahattık. Her şey ferahtı, bizim merkezi camiler, cami avluları gibi. Ait olduğumuz cami avluları. O zamanlarda bizimle camiye giden gayrı Müslim arkadaşlarımızın sayısı azaldı. Kadir Kandilinde (hatta onlardan bazılarının anneleri Sadakatü’l fitr parasını veriyordu), o da nadirdi. Biz de, bir kültür meselesi  olarak Noel’de iade-i ziyaret yapıyorduk. Gece yarısı ayinini, tabi kilise içerisinde yer olmayınca dışarda dinlerdik.

Yılda bir, kültürel mesele.

Evlendik, çocuk sahibi olduk. Ramazanda iftarlar, teravihler, sahurlar, mukabeleler, tekkeler. Neslimizin çocukları da bu aidiyet meselesini öğrenmişler. Baskısız, rastgele. Nefes almak gibi bir şey oldu. Bu alışkanlıklar, bu aidiyet kolaylıkla samimi bir inançla, itikadla, ihsanla tamamlanır. Şimdi ise, bacılar uyarılıyor. Çocukları camiye getirmesinler diye. Erkekleri rahatsız ediyorlar. Mış. Babaları yanında erkekler, anneleri yanında kızlar camiye gider, değil mi. Sonra kendileri cami avlularında buluşuyorlar. İlk gizli aşklarını yaşıyorlar. Sonra çocuklarını ilk olarak mahalle camilerine, sonra da bu çarşı camilerine getiriyorlar. Yok, bu yukarıda bahsettiğim camide zamane Müslümanlar camilerde çocukları istemiyorlar. Annelerini de.

Aidiyyeti öğretmek istemiyorlar. Çocukların yoldan saptıklarında bile, yolunu şaştıklarında neye göre döneceklerini bilmelerini istemiyorlar. Çocukların ellerinde cep telefonları var, kumpaslarla donatımlı. Ya şarj bitse… Minareler daima durur. Aidiyyet.

Nedense ağlayasım geliyor, fabrika ayarlarını tekrar düşünüyorum.

Orucunuz, namazlarınız, zekat ve sadakalarınız, mukabele ve zikirleriniz, dualarınız Allah katında kabul, Bayramınız mutluluk dolu olsun.

Benzer konular