Penseye bak imana gel

Turgay Bakırtaş

56189522

Bundan beş-altı yıl önce, kimi siyasetçiler televizyon dizilerinden şikâyet etmeye başlamıştı. O dönemki muhafazakâr kanalların acemi işi yapımlarını beğenmediklerinden olsa gerek, daha büyük kanallara “neden İslami standartlara uygun bir dizi çekmedikleri” eleştirisi getirdiler. Bu sürecin sonunda nur topu gibi bir “İslami dizimiz” olacağı aşikârdı. Beklenen hamle ATV’den geldi: Şule Yüksel Şenler’in ünlü romanı “Huzur Sokağı” televizyona uyarlanıyordu.

Söylentiler ne kadar doğruydu bilmiyorum ama iktidarın bu projeyi oldukça önemsediğine dair iddialar yansımıştı basına. Sanırım bu tedirgin edici ilgi ağır geldiği için kısa sürede birkaç kez senarist değişikliğine gidildi. Sonuç olarak da malûm ilgiye gereken özeni göstermekle sektörün işleyişinden kaynaklanan doğal istekleri karşılamak arasında sıkışıp kalındığı için gerçeklerden uzak, tuhaf, neredeyse fantastik bir eser çıktı ortaya.

Dizinin başrolündeki mütedeyyin kardeşimiz Bilal, sıradan bir taksi şoförü olmanın ötesine geçip mafyayla mücadele eden, mahallelinin her sorununa koşturan, üniversitede hocalık yapan, nadir bulunan eski kitapları bulup buluşturan, namazını asla aksatmayan, kızların kendisine hayranlık duyduğu, öngörülü, yakışıklı, her yönüyle kusursuz bir adamdı. Öylesine iyi kalpli, becerikli ve kusursuzdu ki bir yerden itibaren pelerin takıp tayt giymesini bile bekledim; daha aşağısı kurtarmazdı.

Bilal’in karşısında ise tıpkı o “birinci sınıf bulunmayan” hidayet dizilerinde olduğu gibi, kötülüğü sırf doğalarında kötülük yapma aşkı bulunduğu için yapan insanlar vardı. Hatta birkaç kez iş öyle bir raddeye vardı ki kötü karakterler herhangi bir çıkarları olmamasına rağmen, “karanlık doğaları” öyle gerektiriyor diye Bilal’in kuyusunu kazmaya, ona tuzaklar kurmaya çalıştılar. Elbette ki alnı secde görmeyen, ellerinden içkinin, ağızlarından yalanın, yüzlerinden ukalaca sırıtışın eksik olmadığı kişilerdi bunlar. Müslümanca yaşayana gün yüzü gösterecek halleri yoktu.

Huzur Sokağı’nda karşımıza dikilen bu Bilal, bin yıllık yanılgımızın kusursuz bir örneğiydi. Nitelikli romanın ne olduğunu bilmediğim ergenlik zamanlarımda elime geçen Ahmet Günbay Yıldız romanlarında sıkça görmüştüm bu ikiliği: Ateist olduğu için her türlü şerefsizliği acımasızca yapan hain karakterliler bir yanda, hakikatin nuruyla aydınlanmış, yalnızca Allah’ın rızası uğruna tertemiz duygularla hayır işleyen, asla küfre düşmeyen, asla günah işlemeyen kusursuz iyiler diğer yanda… Sonunda hep mutlak iyinin saf kötüye dersini verdiği ya da onu iyiliğe çekmeyi başardığı hidayet hikâyeleriydi bunlar.

Gerçek böyle değil elbette. Ne bir insan sırf Müslüman olduğu için baştan ayağa iyilik kokar, ne de gayrimüslim olduğu için kötülük. İletişim çağının nimetleri gerçeği tüm çıplaklığıyla gösterdi bize. Müslüman kimliği taşımanın masumların kafasını kesmeyi engellemediğini de gördük, ecnebi olmanın mazlumlara yardım etmeyi engellemediğine de. Bir şeyi daha gördük, hiçbir ateist o komik hidayet hikâyelerindeki gibi bir anda gaza gelip, “Tamam! Kabul! Tanrı gerçekten de varmış!” demiyor. Yerlerinde olsam ben de demezdim zaten. İnançsızlığını bilime ve felsefeye dayandırmış birine “Bunca şey kendi kendine mi oldu, şu çiçek kendi kendine mi açıyor, ” dedikten sonra o kişiden “Aa, doğru söylüyorsun, bunu hiç düşünmemiştim, lâ ilahe illallah!” demesini beklemekteki safdillik çok az şeyde var.

Peki, neden Müslümanlar vücutlarına dolanmış bu perdeyi yırtıp atamıyor? Neden onca televizyon, radyo, gazete, dergi, vakıf kurduktan sonra bile hâlâ “Ateist amcaya soruyorum, şu pilot kalem kendi kendine mi oldu ateist amca” basitliğinden kurtulamıyor; televizyon ekranlarına çıkıp “Şu penseye bir bakın ey insanlar, bir bebek bununla sifon sökebilir mi, onu kullanan bir yetişkin olması gerekmez mi” türünden ilkokul seviyesinde deliller üretip İslam düşmanlarının ağzına günlerce çiğneyecekleri sakızlar veriyorlar?

Nedeni belli; çünkü o hikâyeler çok iyi satıyor. Nedeni belli; birçok alanda gerisinde kaldığımız medeniyetlere karşı kendimizi konumlandıracağımız tek “kale” Müslümanlık kaldı. Nedeni belli; ilim sahasında söz sahibi olmanın gerektirdiği zorlukları göze alamayışımızı gizlememiz gerekiyor.

Yazık ki artık sadece “mutlak kötülere” değil, kendimize de rezil oluyoruz. Çünkü biliyoruz ki taksiciler üniversitede ders vermiyor, biliyoruz ki ateistler namaz kılanların arkasına geçip hunharca gülerek tekme atmıyor, biliyoruz ki isteyen herkes fabrikasına gidip bir pilot kalemin nasıl yapıldığını görebilir ve biliyoruz ki pense dediğimiz şey varlığın sırrını açıklasın diye değil, cıvata söküp tel büksün diye icat edilmiştir.

Benzer konular