“Öteki”nin ezikliği bizi yüceltir mi?

Cihan Aktaş

shutterstock_247896118

Dönemleri bazen tek başına kelimeler ifade ediyor. İki yıl önce “katarsis”ten geçilmezdi medya. Arınma veya nefis tezkiyesi değil, ille de “katarsis.” Yoğun kirlenme hissi, yeni başlangıç ihtiyacı, nereden başlanabileceği sorusu, terimi öne çıkarıyordu belki. Ancak kuşkusuz Wallerstein’cı bir zorlu dönemsel kriz okumasının yorumu olmaktan önce küresel planda egemen model hayatların ihtiyaç ve eğilimlerini yansıtıyordu kelime. Kısacası şöyle: Temelde alıştığınız gibi yaşamaya devam ederken aynı zamanda nasıl masum ve hafif yürekli kalabilirsiniz? Hem sistem içinde olup hem de sisteme muhalefet etmek mümkün mü?

Garanti edilmiş hiçbir sağlam konum yok; bir o taraftan bakmalı insan kendine bir bu taraftan. Dünün saygın görülen kişisini bugün “şerefsiz” olarak suçlamaya sevk eden hangi açıklamaya itibar edilebilir? Geçtiğimiz yıl da “şerefsiz” suçlaması ile dolup taşıyordu siyasal içerikli haberler. Atışan kesim ve kişilerin, hangi siyasi tarafa ait olurlarsa olsunlar “erkeklik onuru”nu hedef alan en yaralayıcı sıfatlardan birine başvurmakta tereddüt göstermeyişi şaşırtıcı mı?

Birkaç yıl içinde dillere dolanan, karşı tarafı yaralayacağından kuşku duyulmadığı için olur olmaz kullanılan iki sıfat ise “paçoz” ve “ezik.”

Birini “paçoz” diye suçlamakla, kendi zevk ve eğilimlerinin örnek model oluşuna duyulan abartılı güven arasında bir bağ olmalı. “Ezik” ise şimdilerde ne söylerse söylesin, sırf muktedirlere, siyasal ve kültürel iktidara sahip çevre ve kesimlere yaranmak adına konuşanın sıfatı galiba. Bu yeni kullanımda sıfatın halk içindeki şefkat tonu içeren kullanımına özgü nüansı da acımadan iptal ediyor. (Bu nüansa Hakan Arslanbenzer işaret etmişti, kelimeye ilişkin twitter yazışmalarında. Böyle bir kullanımın silikleşmesi kuşkusuz Türkçe adına yeri kolay doldurulamayacak bir kayıp olurdu).

Bir o taraftan iner “ezik” şamarı bir bu taraftan, o ezik işte, ne söylerse söylesin kayda değer bulunmasının olanağı yok. Hay Allah, “olanak” dedim. Yatılı okulda öğrenci olduğum yıllarda bu kelimeyi kullandığınız takdirde komünist, Ecevitçi, hatta ateist sayılırdınız, bir çırpıda. Bu çok tuhaftı; çünkü mektep medrese görmemiş bilge anneannemden “olasılık” kelimesini değilse de “olanak” kelimesini duyardım.

Biri gelir diğerine “ezik” deme ayrıcalığına sarılır, devletin imkânlarından mahrumiyetin ortaya koyduğu haller yüzünden, sonra devran döner, diğeri kendini doğuştan imtiyazlı bilenin “ezikleşme” hallerini izlemenin keyfini sürer.

Tüketici olmaya sevk eden bir hayat tarzı karşısında duruş olarak “ezik” diye hor görenle hor görülen arasında sahiden de bir hayat felsefesi ve tarzı fark var mı peki? Bu tür sıfatların kullanımı asla çok masum olamıyor. Beri taraftan diğerinin duruşuyla ilgilenmekten önce kendi yürüyüşümüzü hale yola sokmak daha yapıcı bir tutum olurdu.

Geçtiğimiz ay gerçekleştirdiğim ilk umre sırasında öğrendim: Sa’y için Safa ve Merve arasında gidip gelirken erkekler yolun yeşil direkler arasında bulunan bir bölümünde –kısa ve koşar adımlarla- çalımlı yürümeliler; “hervele” diye adlandırılıyor bu yürüme tarzı. Çeşitli açıklamaları var “hervele”nin: Hz. Hacer, su aramak için Safa ile Merve arasında koşar adımlarla gidip gelirken çukurluk bir alanda İsmail’i bıraktığı yerde göremez olduğu için hızını artırırmış. Hz. Muhammed (sav) Hudeybiye’den sonra kaza umresi için ashabıyla Mekke’ye geldiklerinde, Kureyş’e karşı yorgun ve bitkin görünmemek amacıyla “remel” yapmayı buyurmuş. Remel de tavaf sırasında sergilenen hervele gibi zayıflık sergilememek için başvurulan “çalımlı” yürüyüş. Hanefi mezhebine göre sünnet olan “Hervele”, bir tür denge halini sağlamayı amaçlıyor gibi geldi bana. Aşırı hızlı bir yürüyüş değil sözünü ettiğimiz, hatta yavaştan hızlıya doğru ilerlerken önümüze çıkan ilk basamak olduğu söylenebilir. Vasat Ümmet de başka nasıl anlaşılır ki… Vakur ve makul, akla gelen iki sıfat.

Peki, “ezik”in karşıtı bu kullanımda hangi sıfatta kendini gösteriyor acaba? Hayır, ne vakur ne de makul; sadece “güçlü.” İyi de güçlü derken neyi, kimi kast ediyoruz? “En güçlünüzün kim olduğunu size haber vereyim mi? Öfkelendiğinde kendine en iyi hâkim olabilendir” diye tarif ediyor hadisi şerifte.

Beri taraftan “ezik” bir tercüme dizi kelimesi, ekranda izlediğimiz kullanımıyla bizim dil dağarcığımızda karşılık bulduğu hal tam olarak örtüşmüyor. Ne çıkar, bir söz kırbacı arayanlar dilin incelikleriyle ilgilenmiyorlar. Bir zamanlar benzeri kelimelerle anılmaya hoyratça maruz kalanlar şimdi başkalarına karşı kullanmasa keşke…

Önceden o seni olur olmaz yere “ezik” diye tahkire çalışıyordu, “bidon kafalı” bile dedi, “mercimek beyinli” diye hakaret etti başörtülü öğrenciye; şimdi sıra sana geldi. Öyleyse kelimeyi kullanırken bile bir fark ortaya koyman gerekmiyor mu? O sende kendi ötekisini üretmek için her yolu denedi, sen diyelim ki onun kalbini mühürleyen “öteki cehennemdir” yargısını değiştirecek ifadeyle, yani tebliğ için mükellef değil misin?

Ve zaten bir insanı tanımlamaya çalışırken koca bir ömrü üç beş kelimeye indirgemek aslında acımasızlık değil mi? Kültür üretemiyor, bize özgü medeniyet farkını kavrayıp hayata aktaramıyorsak,  taklit ve tekrar sarmalını bazen “çağdaş uygarlık” bazen de geleneksel değerler, hatta din” adına koruyorsak, aktarma sıfatlar yerli yersiz dolanıyor dilimize

Rövanş, çatışma, hakkı güce indirgeyen yorumlama tarzı, yaftalama yoluyla sözünün itibarını yok etme, kapalı medeniyetin nitelikleri. Tamam, kolay değil; Osmanlı coğrafyasından Anadolu’ya sıkıştırıldık ve kan sızıyor sınırlarımızdan. Ancak tebliğ dilinin incelikleri üzerine birbirimizi uyarmamız da bir zorunluluk.

Benzer konular