Oflu Max’le hemşeri olmanın faydalarına dair

Bazı büyük kültür adamları, hayatlarının bir bölümünü kendilerinden etkilendikleri başka büyük kültür adamlarının yaşam öykülerini yazmaya ayırır. Bu kadim geleneği seviyor ve önemsiyorum ama bir biçimde parçası olmanın da henüz çok uzağındayım. Uzak oluşumun tek sebebi, yüklenmeye çalıştığım kültürel birikimin yetersizliği değil sadece; “etkilendiğim” hayatların bu amaca hizmet etmenin yanından bile geçmemesi de var.

Etkilenmek derken İsmet Özel’in şiirinden, Feyruz’un sesinden ya da Mehmet Genç’in hocalığından etkilenmek gibi olumlu bir kavramdan söz etmiyorum. Benimki daha çok tırsmak, kendini korumaya çalışmak, beladan uzak durmanın yollarını aramak sırasında vücuda gelen bir karakter ve zihin oluşumu. Çünkü beni etkileyen adamlar Türk şiirine değil, selülozik tiner üretimine yön verdi. Etkilendiğim adamlar milli düşünceyi ileriye taşımayı değil, koluna jilet atarken hangi Müslüm Baba şarkısını dinleyeceğini dert ediyordu.

Seksenler sonu doksanlar başında Güngören’de geçen çocukluğum, beni ve mahalledeki arkadaşlarımı üç büyük “psikopat” ile tanıştırdı: Tek Diş, Hakkı ve Oflu Max. Serserisi, tinercisi, jiletçisi bol bir yerdi Güngören, iyice araştırılırsa, tıpkı “100 Büyük Mimar Sinan Eseri” gibi “Güngören’in 100 Unutulmaz Psikopatı” kitabı bile yazılabilir. Ama dönem ve yaşadığımız mahalle yönünden benim için zirveyi bu üç isim oluşturuyordu.

Tek Diş, gerçek bir efsaneydi. Daha çok Güngören Köyiçi taraflarında takılıyordu; biz Sanayi Mahallesi çocukları olarak pek denk gelmiyorduk Tek Diş’e. Ama hikâyeleri dilden dile dolaşıyordu: “Oğlum Tek Diş okulda bir sınıfa girince herkes ağzını bile açmadan haracını sıranın üstüne bırakıyormuş”, “Polisler Tek Diş’i mezarlıkta sıkıştırıp on yerinden vurmuşlar ama ölmemiş”, “Öğretmenin biri Tek Diş’i okulda dövmeye kalkmış, gece adamın parmağını kesmişler”.

Gerçek adını kimsenin bilmediği Tek Diş’in lakabı, çok sık bally çektiği için ön dişlerinin çocuk yaşta dökülmesinden geliyordu. Babamın yanında nalburda çalışmaya başladığım günlerde Tek Diş’in önce kardeşiyle, sonra da babasıyla tanıştım. Kardeşi de tıpkı Tek Diş gibi zayıf, esmer ve çatık kaşlıydı; bitirim bitirim konuşuyordu. Ama Tek Diş ve yolu birkaç defa cezaevine düşen diğer abileri gibi serseri olmamıştı; hem okuyor, hem de lastikçi Recep Usta’nın yanında çalışıyordu. (Yeri gelmişken, birkaç gün önce, yaklaşık 15 yıldır görmediğim Recep Usta’yı gördüm. Aynı yerde, aynı işi yapıyordu. Gençken sahip olduğu muzip ve çocuksu yüz, derin çizgilerin ardında kaybolmuştu. Eskiden tanıdığın birini yine eskiden tanıdığın bir mekânda görmek çok tuhaf. Binalar değişmiş, yollar değişmiş, dükkânlar devredilmiş, yepyeni tabelalar caddeleri kuşatmış ama tüm o akışın, ilerleyişin ortasında bir lastikçi, sanki dünya kendisine değmeyi unutmuş gibi, sanki hâlâ 91 model Şahin’lere çıkma lastik takıyormuş gibi, sanki geçen zamanı takvimlerden değil de yüzünden anlayalım diye sonu belirsiz uzun bir nöbete durmuş gibi aynı yerde duruyor.) Tek Diş’in babası ise mazlum, gariban bir adamdı. Ona bakar bakmaz oğullarının kara kuruluklarının kimden geldiğini anlıyordunuz. İhtiyardı. Ve Tek Diş’e sürekli beddua ediyordu. Artık neler çekmişse adamcağız, “Allah’ım şu çocuğun canını al da kurtulayım, kaç kere öldü diye kapımı çaldılar, her defasında gene dirildi” diyordu kiminle konuşsa.

Nihayet babasının bedduası mı tuttu bilmem ama Tek Diş bir-iki sene sonra bir daha dirilmemecesine öldü. “Polis öldürmüş”, “Bakırköy’de bilmem ne çetesine bulaşınca karnından bıçaklanmış” dedikoduları çok dolaştı ortalıkta. Ama asıl sebep, aşırı doz uyuşturucu kullanımıydı. Tek Diş’i, tam karşısında esnaflık yaptığım Güngören Mezarlığına gömdüler.

Hakkı, “âlemin” gerçek anlamda kralıydı; diğer herkes onun yanında çoluk çocuktu. Bir lakabı yoktu, çünkü kimse ona -yüceltici de olsa- bir lakap takmaya cesaret edememişti. Hakkı’nın alametifarikası, neredeyse bütün vücudunu kaplayan jilet kesikleriydi. Kolları, göğsü, sırtı, her yeri jilet yarası doluydu. “Sırtını nasıl jiletlemiş” diye sorardık birbirimize, bir de “Niye jiletlemiş”. Bunun cevabını mahalleye sonradan taşınan Âdem’den almıştık. Âdem akranımızdı ama on kardeşin en küçüğüydü. Abilerinden biri Hakkı’nın yakın arkadaşıymış, vücutlarında jiletleyecek yer kalmayınca, Müslüm’ün “Esrarlı Gözler” şarkısını açıp birbirlerinin sırtını jiletliyorlarmış. Eğer yalan söylemediyse Âdem de buna birkaç defa şahit olmuş ve bu yüzden abisinden sıkı dayaklar yemiş.

Tüm korkunçluğuna rağmen Hakkı kâbusumuz değildi. Çünkü bizden 7-8 yaş büyüktü, onun ilgi alanının dışındaydık, biz “çoluk çocuk” tayfasına asla bulaşmazdı. Seneler sonra, bizim nalburda karşılaştım Hakkı’yla. Mahpushaneye girip çıkmıştı ve belki orada, belki de ailesinin zoruyla “âlemden” elini eteğini çekmişti; abileriyle birlikte boyacılık yapıyordu. Dükkâna geldiğinde sadece istediklerinin listesini uzatıyor, parayı veriyor ve gerekmedikçe konuşmuyordu. Bense Hakkı’nın kollarını işgal eden yara dağlarına bakıp bakıp geçmişe gidiyordum.

“Siz Bursalı mısınız lan?” Oflu Max’le tanışmamız bu soruyla gerçekleşti. 1994 senesiydi, en yakın arkadaşım Süleyman’la beraber okuldan kaçmış, eski Güngören Stadı’nın boş tribünlerinde ortaklaşa aldığımız Uzun Samsun sigarasını içiyorduk. Yeni yeni başlamıştık sigaraya ama tıpkı çeşitli İslam âlimlerine atfedilen “Bu tavuğu gizlice kesecek yer bulamadım, çünkü Allah beni her yerde görüyordu” kıssasında olduğu gibi, nereye gitsek birileri sigara içtiğimizi görüyor zannediyorduk. O zamanki Güngören Stadı’nın olduğu arazi tenhaydı; Güngörenspor’un maçı yoksa, amatör küme maçı da oynanmıyorsa kimse oraya uğramazdı. Biz de Süleyman’la hem okuldan bir hocaya yakalanmamak (çünkü üstümüzde okul kıyafeti vardı) hem de sigarayı rahat rahat tüttürmek için oraya giderdik.

O günlerden birinde, bir yandan sigara içiyor, öbür yandan Bursaspor’un üç büyüklerden birini yenmesini ya da kupadan elemesini konuşuyor, Bursa’yı takdir ediyorduk. “Siz Bursalı mısınız lan” sorusu tam bu sırada geldi. Bizden 3-4 yaş büyük iki kişi, kimsenin olmadığını zannettiğimiz tribünde aniden belirmişti. İkisini de tanımıyorduk. “Yok abi, Trabzonluyuz biz”. Arkadaki kişi, yarı babacan yarı öfkeli bir edayla “Ulan madem Trabzonlusunuz niye Bursa’yı konuşuyorsunuz” deyince, “Futbol muhabbeti abi” deyip geçiştirdik. Burnu, yeşil gözleri ve kavgacı bakışları “Ben de Trabzonluyum” diye bağıran o elemanın adı Oflu Max’ti. Kolları jilet kesiği değil, daha beteri, sigara yanığı doluydu. Öndeki eleman “Paranız var mı bakalım” deyince araya girip, “Hemşerilerimi bırak” dedi. Sonra da Trabzon’un neresinden olduğumuzu sordu. Benden gelen Araklı ve Süleyman’dan gelen Sürmene cevaplarının ardından bizi koruması altına aldığını, “bulaşan” olursa kendisini bulmamızı söyledi. Sonradan öğrendik ki Oflu Max kafayı Kürtlere takmış o sıralar, hemşericiliği tavan yapmış. Özellikle Haznedar tarafında namlı bir psikopat olduğu için küçük ve orta boy serseri gruplarına karşı Oflu Max ismi sayesinde uzun süre rahat nefes aldık.

“Max” isminin nerden çıktığını hiç öğrenemedik. Fakat “Oflu Max mi? O nasıl isim lan ahahah” diye gülenleri “Duyarsa kalçana tornavidayı takar oğlum, akıllı ol” diye uyarıyorduk. Max kimlere tornavida taktı bilmiyorum ama bir gün ona tornavida takıldığını gördük. Bir efsane, alttan gelen genç kuşağa direnemeyip karizmayı fena çizdirmişti. Ne var ki biz de büyümüştük artık, Oflu Max’e ihtiyacımız kalmamıştı. Müptelası olduğumuz kavgayı, gerilimi ve yaşam enerjisini Tek Diş’ten, Hakkı’dan değil; “Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde / Ey kanıma çakıllar karıştıran isyan” diyen İsmet Özel’den almaya başlamıştık. İhtiyacımız olandan çok daha yüksek dozlarda üstelik.