Nasibüke yusîbike velev kâne taht-el cebel

Ramazan’ın son Cumasıydı.

Yoğun bir trafiğe hazırlamıştık kendimizi. Adapazarı’ndan bir arkadaşımızla İznik’te buluşacaktık. Ama öncesinde İstanbul’dan gelecek misafirlerimizi Yalova feribot iskelesinde karşılamam ve akabinde gelenlerle birlikte Yalova Akköy, Taşköprü, İznik, sonrasında yeniden Yalova ve akabinde İstanbul’u kapsayan bir planlama yapmamız gerekiyordu. Kısa bir istişare sürecinden sonra Yalova Akköy devreden çıkmış oldu ve Yalova feribot iskelesinden Taşköprü’ye doğru yola koyulduk.

Taşköprü Yalova’nın en güzel beldelerinden biri; öyle güzel sokakları var ki, inanamazsınız. Meyve ağaçları, saksılarda çiçekler, tertemiz yollar, insanların nezaket yüklü bakışları, her biri bir bütüne hizmet eder mahiyette. Misafirlerimizden birinin annesi burada oturuyor. Bir el öpme, biraz hal hatır safhası, ayaküstü hoş sohbet sahnesi sonrasında müsaade istiyoruz annemizden.

Vakit dar, Cuma namazına İznik’te olmak istiyoruz. Hemen vakit kaybetmeden Kılıç ayrımından Gebze-İzmir otoyoluna katılıyoruz. Kısa süre içerisinde dağların altına oyulmuş tüneli aşarak önce Orhangazi’ye, sonrasında İznik Gölü’nün kuzey yakasını takip ederek, Çakırlı, Keramet, Çakırca, Boyalıca, Elbeyli üzerinden İznik’in Ömerli Köyü’ne varıyoruz. Ben böyle bir çırpıda sayıyorum ama o geniş yol boyunca Keramet Köyü’nün ılıcasını, zeytin ağaçlarının altındaki yeşil rengi, yol kenarlarında kurulu köylü tezgahlarının yeşilden kırmızıya renklerle bezenmiş oluşunu, İznik Gölü’nün o meşhur turkuaz rengini, sol yanımızda bizi takip eden ve İznik Gölü’nü İzmit Körfezi’nden ayıran dağların asaletini uzun uzadıya ele almak lazım aslında. Başka bir zamana inşallah.

Yola dair hatırladığım bir başka şey ise, hangi gerekçe ile söylediğini şu an hatırlamıyorum ama bir ara hemen yan koltuğumda oturan Osman Abi hafiften kulağıma doğru eğilerek o ana kadar daha evvel duymadığım “nasibüke yusibike velev kâne taht-el cebel” cümlesini kurduğunda terkibi çözmeye çalıştım. “Velev ki dağın altında ol, nasibin sana isabet eder” anlamındaki bu sözü tekrarladık durduk yol boyu.

Zeytin, kiraz, şeftali, erik bahçelerinin arasından geçerek ulaştığımız Ömerli eski bir Osmanlı köyü. Saraya aşçı verirmiş bir zamanlar. İpekböcekçiliğine uygun şekilde tasarlanmış, kimi sahibini yitirmiş kimi sahibini bekleyen, kimi sahibine dayanak olmuş eski kerpiç evler, evlerin meyve yüklü bahçeleri, kapı önlerinde sohbet eden köylü kadınlar, köy kahvesinde istisnasız tamamının ‘hoş geldiniz’ sesiyle tanıştığınız köy sakinleriyle, İznik Gölü manzarasıyla güzel bir köy burası.

Ezan henüz okunmuş, köylü camiyi doldurmuştu. Ihlamur ağacının altına serili şadırvanda o muhteşem kokuyu içimize çeke çeke abdestimizi alıverdik hemen. İçeriye geçtik. İmam efendi hutbeye çıktı. Cemaatin gözlerinin içine baka baka donuk bir metne ruh vererek söyledi söyleyeceğini. Namaz bitti, avluya çıktık. Yine o güzel ıhlamur kokusu işte. Huzurun kokusu bu olmalı. Musafahalar, selamlaşmalar, hoşgeldinizlere mukabil hoşbulduklar, ayaküstü kısa tanışmalar, bir amcanın “gelin eve çıkalım, soluklanır, dinlenirsiniz biraz” teklifi karşısında ezilişimiz. Ve herkesin evine, işine, gücüne çekildiği bir anda cami avlusunda bir başımıza kalışımız.

İşimiz var bizim biraz. Otlar biçilmiş, bahçe duvarı örülmüş, harap ahır yıkılmış, samanlık zemini iyileştirilmiş, malzemeler gelmiş, işçilerin keyfi yerinde, kalfadan brifingimizi de aldık, işler yolunda. Eh dönebiliriz artık. Adapazarı’ndan gelecek olan arkadaşımız henüz gelmedi ama olsun, dönmeliyiz. Onunla buluşmayı Yalova’ya erteleyebiliriz.

Tam da, köyün dar sokaklarından, köy meydanına park ettiğimiz arabamıza doğru yönelmişken, caminin yanından inen merdivenlere geldiğimizde, cami avlusunda bekleyen bir amcaya bir selam bırakıyorum. “Aleyküm selam” diyor amca ve hemen akabinde bir şey söylüyor, aman Allah’ım; “nasibüke yusîbüke velev kâne taht-el cebel!”

Birkaç metre gerimden gelmekte olan Osman abiye, Ergün hocaya ve eşine sesleniyorum; “çabuk buraya gelin, bakın amca ne diyor”. “Bir daha söyler misin amca?” Amca özenle bir daha söylüyor söyleyeceğini; “nasibüke yusîbüke velev kâne taht-el cebel!”. Osman abi bana ben Osman abiye bakakalıyoruz öylece.

Bugünlük nasibimiz buymuş demek ki. Güneş batıya doğru yönelmişken Yalova’ya doğru yol alıyoruz usul usul.

Ergün Hoca’nın eşi “Kudüs’e benziyor buralar” diyor hafif bir sesle. Müslümana her yer Kudüs diye geçiyor içimden. Susuyoruz.

Ramazan’ı içimize çekiyoruz bir kez daha, vakit ikindi, gün akşama evriliyor, radyoda bir türkü çalıyor, iftara ne kadar kaldı şunun şurasında.

Nasip işte.


Yazarın diğer yazılarını görüntüle:

Benzer konular