Muhammed’in abileri nerede?

457963

Ben, cesur bir çocuk değildim. Kavgaya tutuşmak söz konusu olduğunda korkardım. Hemen her Trabzonlu gibi çabuk alevlenir, çabuk sönerdim ama cesur bir çocuk değildim. Ta ki kardeşlerimle gezintiye çıktığım bir gün mahallenin serserileri yolumuzu kesene kadar.

91 senesiydi. Güngören o yıllarda “piskopatı” bol bir semtti; bali çekip tiner koklayan, Müslüm dinleyip kollarını jiletleyen serseriler, kendilerinden küçük, güçsüz, zayıf gördüklerini korkutmayı, dövmeyi, parasını almayı alışkanlık haline getirmişti. Uzak duruyor, yolumuzu değiştiriyor ve “abilerimize” sığınıyorduk.

O yıl on bir yaşındaydım. Bir hafta sonu, sekiz yaşındaki erkek ve dört yaşındaki kız kardeşimle birlikte oyun oynamak için, okuduğum okulun bahçesine gidiyordum. Dilden dile dolaşırken fantastik bir abartıyla yoğrulan vukuatlarını duyduğum bir sokak serserisi, iki arkadaşıyla birlikte yolumuzu kesti. “Sen ne dolanıyon lan burda” diyerek başladığı cümleyi falçata kadar keskin küfürlerle bitirdi. Tam o anda beynimdeki şalterlerden biri kapanıp diğeri açıldı. Tek olsam belki kaçmaya çalışırdım, belki kendimi acındırırdım, belki de dayağımı yiyip bir köşede sessizce ağlardım. Ama korkmadım, çünkü yanında iki kardeşi olan bir ağabeydim; korkmak, arkadaşından yalvar yakar ödünç aldığın bisikletle iki tur atmak kadar lükstü.

Sakince erkek kardeşime döndüm ve “Kardeşinin elini sıkı sıkı tut, hızlıca eve dönün” dedim. Ben de onlarla gitmeye yeltensem peşimi bırakmayacaklarını biliyordum. İkisi o küçük adımlarıyla çabucak sokağın köşesini dönüp gözden kayboluncaya kadar bekledim. Başımı tekrar çevirdiğim anda, küfür savuran serseri mideme müthiş bir yumruk indirdi.

Dizlerimin üstüne düştüğümde, hem hissettiğim korkunç acıdan, hem de o anda kalbimi ele geçiren zifir gibi kara öfkeden gözlerim yaşarmıştı. Serseri gülüyordu. Ferdi Tayfur’un sevdiği kıza tecavüz eden maymun suratlı adamlar gibi gülüyordu. Bu kadarlık eğlenceyi kâfi gördüğünden olsa gerek, arkasını dönüp yancılarıyla birlikte gitmeye yeltendi. Ama bu iş böyle kalamazdı, bugün kardeşlerimin yanındaydım, peki ya yarın, öbür gün?

Şimşek gibi fırladım yerimden. O an on bir yaşında sarışın bir çocuğa benzemediğime eminim. Serseriyi ensesinden tuttuğum gibi geriye çektim ve yumruğumu tüm gücümle sağ kulağına indirdim. Yancıları şok oldu; birkaç saniye fal taşı gibi gözlerle bana baktılar ve toplamda üç kişi olduklarını unutup bir anda topukladılar. Rahatlamıştım; benden beş-altı yaş büyük olan rakibimin, tüm korkutuculuğuna rağmen yalnız kaldığını görmek güzeldi.

Sonrasında birkaç tekme ve yumruk daha yedim. O kadar. Bir daha o civarda kimse bana sataşmadı çünkü sağ kulaklarına bir küpe takmıştım. Benden daha güçlü ve acımasız olsalar dahi, karnıma indirdikleri bir yumrukla beni devireceklerini bilseler dahi, “kardeşlerim için” benim de bir yumruk sallayacağımı biliyorlardı artık.

Bu hikâyeyi Muhammed için anlattım; Muhammed Hüseyin Ebu Hudayr. Kudüs’teki Yahudi yerleşimcilerin 2 Temmuz’da kaçırdığı, zorla benzin içirdikten sonra da yakarak öldürdüğü 17 yaşındaki Filistinli çocuk. Kendisini kaçırıp katleden üç kişi yakalandı ve yargılandı. İkisi suçlu bulundu, asıl failin ise akli dengesinin bozuk olduğu söylendi. Siyonist basın kendisini kurtarmak için sıkı bir propaganda yürüttü, bunun meyvelerini almak için de nöbete başladı.

Birçok ülke yazılı açıklamalarla Muhammed’in yakılmasını kınadı. Bu kadar. “Taraflar” itidale davet edildi. Taraflar… Yani diri diri yakılan 18 aylık bebekle onun evini ateşe veren gözü dönmüş Siyonistler. Taraflar… Yani kontrol noktasında çarşafını açmadığı için vurularak öldürülen 18 yaşındaki Hadil el-Haşlamon ve tepeden tırnağa silahlı, acımasız İsrail askerleri. Taraflar… Yani Batı Şeria’da örülen duvarı protesto eden bir kolu kırık çocukla onu zorla annesinin kollarından söküp almaya çalışan zorbalar.

Farkında mısınız bilmiyorum ama İsrail aylardan beri yeni bir taktik deniyor. Tanklarla, uçaklarla bombalamak yerine sokaklarda tek tek Müslüman Filistinli avlıyor. Gözbebeğimiz Kudüs işgal altında, Mescid-i Aksa hemen her hafta İsrail askerlerinin o kirli ayaklarıyla çiğneniyor. Hiçbir savaş ahlakına sığmayacak şekilde, özellikle, seçerek, bilerek kadın ve çocukları hedef alıyorlar.

Literatürde karşılığı var mı bilmiyorum ama bir “düşük yoğunluklu soykırım” girişimiyle karşı karşıyayız. Üstelik sadece İsrail devleti değil, Yahudi halkının da bir kesimi bu soykırıma bilfiil iştirak etmeye başladı. Kundaklamalar, tacizler, dayaklar, cinayetler tren katarı gibi birbirini izliyor. Onlarca yıldır yaptıkları katliamlara rağmen Filistinlerin pes etmeyişi karşısında çıldırıyor, daha çok saldırganlaşıyorlar.

Hâl böyleyken düşünmeden edemiyorum, bu zalimlerin yolunu kesip musallat olduğu kardeşlerimizin abileri nerede? Sadece bir “one minute”la bile, geri döndüremediği bir Mavi Marmara’yla bile korkudan dizleri titreyen bu serserinin sağ kulağını yumruklayacak o abiyi tutan ne? Neden düştüğümüz yerden kalkıp İsrail’i yakasından çekmek yerine yaşananları bir-iki mırın kırınla geçiştiriyoruz?

Ben bu soruları sayfalarca sorarım, bir etkisi belki olur, belki olmaz. Benden korkmayın. Ama yarın diri diri yakılan o 18 aylık bebek, o kolu kırık zavallı çocuk, o gencecik Hadil, o masum Muhammed rüyanıza girip “Bana neden siper olmadın ağabey” diye soracak. İşte bundan korkun.


Yazarın diğer yazılarını görüntüle:

Benzer konular