Mahallenin memnuniyetsiz muhtarları

Turgay Bakırtaş

Trabzon’da, köyde bulunduğum günlerin birinde, babamın çocukluk arkadaşlarından biri anlatmıştı: Küçükken Cuma namazından kaçmak için ince ince plan yaparlarmış; babaya, dayıya, amcaya görünmeden nasıl kahveye kapağı atarız, yakalanırsak nasıl camiye varmadan kaçarız, büyüklerin sorması ihtimaline karşı imamın hutbede anlattıklarını nerden öğreniriz diye kırk türlü şeytanlık düşünürlermiş. Planları bazen tutar, bazen tutmazmış. Cuma’dan kaçmayı başarıp, çarşıdaki (bizim köylerde ilçe merkezlerine “çarşı” denir) kahvehanenin bir köşesinde tek dal filtresiz sigarayı ortaklaşa tüttürürken, tıklım tıklım dolu masalarda okey taşlarını şakırdatanların çokluğuna bakar ve şöyle derlermiş: “Vay be, kimse Cuma’ya gitmemiş.” Her türlü kurnazlıklarına rağmen akrabadan birinin kulaklarından tutup zorla camiye götürdüğü vakitler de olurmuş. O günlerde de avludan sokağa, meydana taşan insan kalabalığına şaşkınlıkla bakıp şunu geçirirlermiş içlerinden: “Helal olsun ya, herkes Cuma’ya gelmiş”.

Birileri ne zaman Türkiye’yi, dünyayı, mahalleyi, mensubu olduğu ideolojiyi “durduğu yerden” eleştirmeye, değerlendirmeye kalksa bu hikâye gelir aklıma. Eleştiren kişi, şikâyeti yahut memnuniyetinde haksız değildir elbette; olguları kafasından uydurmuyor, hakemlik jargonuyla konuşacak olursak “gördüğünü çalıyor”dur. Ancak gördüğü, duyduğu şeyler hakikatin ne kadarını ve ne doğrulukta temsil ediyor, düşünmek lazım.

Kimliğim itibarıyla İslamcı, muhafazakâr, yerli, dindar, Anadolulu, mütedeyyin gibi sıfatlarla anılan topluluğun içinde geçti hayatım. Bir gün aniden fıstık yeşili dar paça pantolon üstüne kurukafa desenli tişört giymeye karar vermezsem yine buralarda öleceğim sanırım. Şikâyetçi değilim, kimliğimi, burada olmayı seviyorum. Ama bu kimliğe sahip olanların da tıpkı hiç sevmedikleri “diğer kimliklerin” sahiplerinde görüldüğü gibi dünyayı dar bir çerçeveden izlemeleri ve bu izlenimlerden edindikleri fikirlerle “muhtarlık” yapmaları canımı sıkıyor.

Böyle epey isim ve bu isimlerin kafaya takıp gözünde büyüttüğü çok dert var. Bu dertlerin başında, insanlık tarihinin kadim sorunu “zamanenin bozulması” geliyor. Bildiğiniz gibi, insanlık ne hikmetse sürekli bozuluyor. Hz. İbrahim’den, Hz. Musa’dan, Hz. İsa’dan, Hz. Muhammed (sav)’den beri daimi bir bozulma içindeyiz. Hangi kitabı açsak, hangi şiiri okusak insanlık hep bozuluyor. Heredot’un Tarih’inde de, İbni Haldun’un Mukaddime’sinde de, Şekspir’in Hamlet’inde de insanlık azalırken şehvet, hırs, günah çoğalıyor. Bu iyilik-kötülük, günah-sevap, mutluluk-mutsuzluk, zulüm-merhamet sayacını kim ne zaman sıfırlıyor bilmiyorum ama tarihin hangi dönemine, hangi coğrafyaya, hangi topluluğa elimi atsam bozuluyor, bozuluyor, bozuluyoruz.

Eli kalem tutanların, fikir üretenlerin, düşüncelerini bir biçimde gelecek nesillere ulaştıranların hepsi mi karamsardı, hepsi mi bu dünyanın bir zamanlar cennetken artık cehenneme dönüştüğüne inanıyordu? Hayır. Ama birçoğu, seyrek de olsa bir şeylerin “eskisi gibi olmadığından” şikâyet etmeden duramıyordu.

Sakini olduğum mahalle, bu geleneği yaşatmak için göz yaşartıcı bir çaba sarf ediyor. “İslam doğru yaşanmıyor”, “Müslüman kızların gidişi nereye?”, “Instagram ahlakımızı mahvetti”, “İnternet tam bir günah yuvası” türünden sayısız başlıkta sayısız bozulma üzerine sayısız yazı yazılıyor; sayısız ince ruhlu mütefekkir, sayısız genç erkek ve kıza bakarak sayısız kıyamet senaryosu yazıyor. Bileklerinizi dikine keserek bir an evvel bu dünyadan göçme isteği uyandıran tüm bu senaryoların sonucunda, bozula bozula artık dikiş tutmaz hale gelen memlekete hep aynı kurtuluş reçetesini tavsiye ediyorlar: “İslam’ı doğru yaşamamız lazım”.

Mahallemizin bu çok değerli isimlerine göre yeraltı zenginliklerimizden İslam’ı doğru yaşamadığımız için faydalanamıyoruz. PKK meselesinin ne yapsak çözülememesinin yegâne sebebi İslam’ı doğru yaşamamamız. Ortadoğu politikamız İslam’ı doğru yaşamadığımız için oradan oraya savrulup durdu. Uzaya gidemeyişimiz, İngiltere’den üç puan alamayışımız, Adil Öksüz’le Can Dündar’ı elimizden kaçırışımız, ormanlarımızın yanması, Ankara’nın alt geçitlerini su basması filan hep İslam’ı doğru yaşamadığımız için. Hep bozuluyoruz hep. Tüm kızlar gevşekçe şal takıyor, babet giyiyor, dudak büzerek selfie çekiyor; oğlanlar nargileden başını kaldırmıyor, kitap okumuyor, maç izleyip birbirine küfrediyor. Namaz kılan kalmadı, camiler bomboş. Para Müslümanları çok bozdu. İktidar Müslümanları çok bozdu. Müslümanlık bozuldu, bozuk, bozuluyor, bozulacak!

Tüm bu curcunanın orta yerinde dikilip “Yeter ulan!” diye bağırmak istiyorum bazen. Yeter! Dünya hep böyleydi, hep böyle olacak. İyilik ve kötülük, zalimler ve mazlumlar, fakirlik ve zenginlik, günah ve sevap, ölüm ve yaşam hep bir aradaydı, hep bir arada olacak. Evet, tarihin bazı dönemlerinde terazinin kefesi bir tarafa daha ağır bastı; dünya bazen daha siyah, bazen daha beyaz oldu ama hepsi bu. İnsanlığın akışı bu, dünyanın düzeni bu. Japonlar olmayan dinleriyle teknolojinin merkezi haline geldiler. Yahudiler kadim kinleriyle sermayenin kralı oldular. ABD üçlü beşli tanrıya sahip Hıristiyanlık anlayışıyla akademiye, tıpa, askeri endüstriye yön verdi. Tüm bunlar Fatihli sonradan zengin birkaç aile kızlarına baş örtme partisi düzenledi diye mi oldu dersiniz? Kimi delikanlılar At Pazarı’nda oturmaktan keyif alıyor diye mi İstanbul Üniversitesi Yale’in, Harvard’ın gerisinde kaldı?

Merak buyurmayın sevgili büyüklerim, arkadaşlarım, kardeşlerim; dinimizi gayet güzel yaşıyoruz, ahlakımızı giderek soluklaşan belirsiz bir maziye gömmedik. Onu sizin sürekli şikâyet etmekten artık gülemez hale gelen yüzlerinize bakarak öğrenmemiştik zaten. Tarihin akışından, medeniyetlerin yükselişinden ve çöküşünden, gelenekten, özden, davadan, kimlikten haberimiz var. Biraz gevşeyin artık, rahatlayın; ayaklarınızı uzatın, güzelce bir çay demleyin (Organik Hemşin Çayı gayet iyi, Tirebolu 42 de çok güzel, damak tadınıza göre az miktarda kaçak çay, tütsülenmiş çay ya da bergamotla harman yapabilirsiniz).

Dünyanın bir yanı cami cemaati, diğer yanı kahve ahalisi. Bunu aklımızdan çıkarmayalım. Çıkarınca bozuluyoruz çünkü. Baya bozuluyoruz. Çok bozuluyoruz.

Benzer konular