Kutup yıldızına sarılmak

Turgay Bakırtaş

Genellikle Anadolu türkülerinde ve halk şiirinde karşımıza çıkan “Kervankıran” kelimesinin anlamı şöyle geçer sözlüklerde: “Sabahleyin çok parlak göründüğü ve kervancıları yanılttığı için Zühre gezegenine verilen isim; Çoban Yıldızı, Çulpan, Venüs.” Kelimenin ortaya çıkışına dair rivayetler arasında en meşhuru şudur: Anadolu’da konaklayan bir kervanın kervanbaşı olan delikanlı, aylardır görmediği için çok özlediği nişanlısına kavuşmak arzusuyla bir an önce köyüne varmak istediğinden kervanı gece vakti yola çıkarır. Venüs’ü kutup yıldızı zanneden genç kervanbaşı, yönünü ona bakarak saptar. Bu hata sebebiyle rotasından ayrılan kervan ağır bir fırtınaya yakalanıp zarar görür, kervanbaşı da ölür. Parlaklığından dolayı kervanbaşını yanılttığı için de bu yıldıza Kervankıran adı verilir.

Yirminci asrın başından itibaren giderek yaygınlaşan “Yalnızca Kuran’ı rehber edinme, onun dışındaki olguları/kaynakları güvenilir olmadıkları için dışlama” anlayışı, tâbi olunan kimi zatlara Hz. Peygamber (sav)’den daha fazla değer verme hatası ve Hz. Muhammed (sav)’i kalben sevip onun sünnetini dikkate almama gibi gafletler bana Kervankıran efsanesini hatırlatıyor.

Peygamber Efendimiz (sav)’i “hayatın her alanında” takip edilmesi zaruri bir rehber olmaktan çıkarmak (yahut bu rehberliğe uymamak), O’nu “yalnızca Kuran’ı aktarmakla yükümlü” bir elçiye indirgemek felaketten başka bir şey getirmez. Hâlbuki Efendimiz (sav), Hıristiyan teolojisindeki Hz. İsa tasviri gibi bir “çile figürü”, ümmetinin gelecekteki hata ve günahlarını peşinen sırtlanarak bu dünyadan göçüp gitmiş bir fani, Allah’ın sözünü aktarıp işini bitirmiş bir “memur” değildi.

Kutup yıldızının bizi nereye götürdüğünü, Kervankıran’ın nereye saptırdığını iyi anlamamız gerekiyor. Efendimiz (sav), “İş, ehli olmayan kişilere verilince kıyameti bekle” (Buhari, İlim 2) diyerek “adam kayırmanın” önüne aşılmaz bir set çekmişti mesela. Onun rehberliğinden şaşanlarda ise “Para/makam yabancıya gitmesin, bizden birini bulalım” zihniyeti yüzünden liyakatli olanın hakkını yeme, ehliyetsiz kişileri toplumda yüceltme davranışı rutine dönüştü. Böyle hareket edenlerin, yeri geldiğinde İslam’ın sözcülüğüne soyunarak, fakat “en iyisini ben bilirim” tavrından da ödün vermeyerek kendi ahiretine ve sosyal yaşamımıza ne büyük darbeler indirdiği aşikâr.

Yine Peygamber Efendimiz (sav), sözünün emir telakki edildiği zamanlarda bile istişareden vazgeçmemişti. Öyle ki kadının yok hükmünde sayıldığı bir geleneğin ardından, başta muhterem hanımları ve kızları olmak üzere birçok kadınla farklı konularda istişarede bulunurdu. Efendimiz (sav)’in sünnetini şekilden ibaret zanneden ve yalnız bu yönden uygulayanlar, kadınları geçtim, ilim ve erdem sahibi kimselerle bile konuşmuyor. Hatta çoğu kez Hz. Peygamber (sav)’i yok sayanların “emrivaki” tavsiyeleriyle yetiniyorlar. Oysa tertemiz insanlar bile zaman zaman hata yapabilir, yanlışa düşebilir; bu doğaldır. İşte bu yüzden, gündelik işlerimizden tutun da hayati önemdeki kararlarımıza kadar birçok noktada istişare sünnetine sarılmak, bunu alışkanlığa dönüştürmek boynumuzun borcudur.

Bir başka örnek: “Gerçek babayiğit, güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olan kimsedir.” (Müslim, Birr 106) İnternet çağındayız; istesek de kaçamadığımız sosyal medya ağlarının ortasında birçok Müslüman, öfkesini yenmek şöyle dursun, onu olabilecek en “vahşi” biçimde dışa vurmaktan çekinmiyor. Bu tavrı da kendi hayal âleminde uydurduğu zorlama kavramlarla savunuyor. Yazılmış yüzlerce siyer kitabını, ciltler dolusu hadis derlemelerini baştan sona tarasanız, Efendimiz’in “öfkesine yenik düştüğü” tek bir örnek bulamazsınız. Öfkelendiği bile çok nadirdi ve genellikle insanları İslam’dan soğutacak davranışlarda bulunanlara yönelikti. Hz. Peygamber (sav)’in bu yönünü örnek almadığı için pişmanlık yaşamayan tek bir kişi var mı aramızda?

Bütün bu örneklerin gösterdiği şey şudur: Bizim Peygamberimiz, aynı zamanda öğretmenimiz, rehberimiz, komutanımız ve liderimizdir. O, bizi sağ salim evimize ulaştıracak kutup yıldızımızdır. O’na sarılarak ulaşamayacağımız hedef yoktur. O yalnızca sakal bırakıp sağ elle yiyen, suyu birkaç yudumda içip güzel koku sürünen biri değildi; eşlerine, çocuklarına, torunlarına şefkatle yaklaşan bir eş ve baba, inancı ve soyu ne olursa olsun herkesin güvenini kazanmış emin bir tüccar, zalim düşmanlarına bile eziyet edilmesini haram kılacak kadar merhametli bir komutan, hiç kimsenin görüşünü küçük görmeyen ve halkıyla istişare eden bir devlet lideri, belki cemaatin içinde hasta ya da meşgul olanlar vardır diye namazı hafif tutan ince düşünceli bir imam, hastası ya da cenazesi olanı muhakkak ziyaret edip onların gönüllerini ferahlatan sadık bir komşu, neyi varsa muhtaçlarla paylaşan cömertlik timsali bir peygamberdi.

Tüm bunlardan dolayıdır ki ancak O’na ulaşabildiğimiz ölçüde Allah’ın rahmet ve merhametine gerçekten layık olabiliriz. Unutmayın, bir Müslüman için Hz. Muhammed (sav)’den daha üstün bir rehber, O’nun bize uzattığından daha güçlü bir el yoktur. Ve O’na benzeyen yıldızlar, yalnızca bizi yine O’na götürdüğü müddetçe değerlidir.

Benzer konular