Kurtuluştan ziyade kuruluş savaşıdır verdiğimiz

Onlarca terör eylemine ve işgal girişimine maruz kaldıktan sonra nihayet Suriye’ye girdik. Bir duygu yoğunluğu yaşadığımız muhakkak. Hafif de olsa bir ürpertiden, yoğun heyecandan ve çokça ümitten oluşan bir duygu hali bu. Sosyal medyaya bakacak olursak, kahramanlık cümlelerini, insanın içini coşturan şiirleri, dualar eşliğinde sunulan temennileri görüyorum yazıyı kaleme aldığım bu saatlerde. Rusya’nın açıklamaları ardı ardına düşüyor haber ajanslarından, ABD başkan yardımcısı geliyor, Kuzey Irak Bölgesel Yönetiminin liderini ağırlıyoruz, Litvanya Dışişleri Bakanı açıklama yapıyor. Analizler, tahminler, askeri kaynakların beyanatları, olası gelişmeler televizyon ekranlarını dolduruyor. Doğrusu bu ya, işin bu tarafı gölgede kalıyor.

Bir asır evvel terk etmek durumunda kaldığımız bir coğrafyada ay yıldızlı bayrağı görüyor oluşumuz göğsümüzü kabartıyor. Hafızalara tarihin altın sayfaları düşüyor usul usul.

Tam da bunlar olurken, takriben bir yıl kadar evvel Diriliş Postası için kaleme aldığım ‘Elinizde emannameniz varsa fetih gelir sizi bulur’ isimli bir yazım geliyor aklıma. Şu cümleleri kurmuştum o yazımda;

“’Kaybedeceğini bile bile neden mücadele ediyorsun dedi,
Öleceğini bile bile yaşadığını unutmuştu o an…
Bozmadım.’
Özdemir Asaf

‘Zaferden değil seferden sorumluyuz’ diye düşünür ‘niyet hayır akıbet hayır’ der ‘kervanı yolda düzeriz’ biz.

Aslında hikâyemiz ‘tarafımız belli olsun’un hikâyesidir. Bu yüzden ‘niyet ederiz Allah rızası için’ ve Allah’ın dileyip de hidayet verdiği kimselerden olmak için ilk biz adım atarız O’na doğru. Çünkü biz biliriz ki İnsan Allah’a varmak istediğinde bir yola girer ve o yol üzereyken buluverir Rabbini karşısında. Ve elbette ‘aramakla bulunmaz lakin bulanlar arayanlardır’ der ve nasibi koyarız dualarımızın sonuna, âminlerimizden hemen öncesine.

Yazı geleneğimizin en önemli cümlelerindendir; ‘gayret bizden tevfik Allah’tan’ cümlesi. Aksi halde Aliya’mızın ‘Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır’ ikazı gelir yakalar bizi ve tabirin bütün anlamlarını omuzlanarak ‘yuvarlanıp gideriz’ dünya dediğimiz bu gurbetlikte.

Söylediklerim usule ilişkindir ve vusul farkındalığından ileri gelir. Asılsa zaten kaynağımızdır ve bellidir.
Ama kavramsal olarak, ama bir olayı izah etmek adına ‘fetih’ten bahsetmeye kalkanların neredeyse tamamının belli tanımlamalar, sloganlar, kabuller üzerinden hareket ettiklerini ve en iyi olasılıkla mümtaz şahsiyetlerin dizelerini, cümlelerini kullandıklarını görürüz. Tamamını bir araya getirdiğimizde göreceğimiz şey şudur; daima aynı hikâyenin etrafında ve üstelik aynı cümlelerle dönmekteyiz.

Evvela şu hususun altını çizelim; Fethe doğru yola çıkılır, bu doğru. Amma velakin asıl gelen fetihtir.

Zira ‘Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde’ (Nasr Suresi /1) buyuruyor Rabbimiz.

Öyleyse soru şu; Fetih nasıl gelir?

Öncelikle şunu biliyor olmamız lazım; Fetih Allah’ın bir ikramıdır hem Fatih’e, ‘Fatih’in Askerleri’ne ve hem de fetholunan beldenin sakinlerine.

Müslümanlar bir coğrafyayı, bir topluluğu idareleri altına aldıklarında bir Peygamber geleneği olarak emanname verirler o beldenin yaşayanlarına. Unutulmamalıdır ki, bu emanname o beldenin sakinlerine verilmiş olmakla birlikte hem Fatih’in hem de askerlerinin emniyeti açısından da önemlidir.

Efendimiz Muhammed Mustafa (a.s) böyle yapmıştır; Allah’ın yardımı ile gelen fethi yaşarken, fevc fevc insanların Allah’ın dinine teveccühünü görmüş, Rabbini hamd ile tesbih etmiş ve bir de emanname vermiştir Mekke halkına. Çünkü fetih günü O’nun tabiri ile ‘vefa ve iyilik günüdür’.

Hz. Ömer de Kudüs’e girdiğinde yapmıştır aynısını. Tıpkı Selahaddin Eyyubî’nin Haçlıların elinden Kudüs’ü geri aldığında yaptığı ve elbette İstanbul’u alırken Fatih’in yaptığı gibi…

Elinizde insanlığa sunacak bir emannameniz varsa fetih gelir sizi bulur. Bu böyledir. Lakin eman verecek olanın ‘el-emin’ olması, olmazsa olmazdır. Böyle olmazsa, emannameyi oluşturan hiçbir harfin, hecenin, kelimenin muhatabınıza ulaşmadığına tanıklık edersiniz, emanname eman veremez. Çünkü o cümleleri kuran olarak siz, Allah’ın kelimelerin kalbine indirmiş olduğu hikmetten kendinizi yoksun bırakmışsınızdır.

Srebrenitsa’nın Öyküsü isimli bir romanı Profil Kitap tarafından Türkçeye de tercüme edilen Boşnak edebiyatçı İsnam Talyiç Fatih Sultan Mehmet Han’ın hayatını romanlaştırmak için kolları sıvadığında bir hakikatle karşılaşır. Fatih Bosna’ya Jajce (Yaytse) üzerinden girdiğinde kendisini bir kısmı Müslüman olmuş on bin kadar Boşnak atlı karşılamıştır. Yeri gelmişken ‘gönüllerin fethi’ tabirine atıfta bulunmadan geçmeyelim. Asıl fetih bir beldeye girmekten ziyade o beldede meskûn halkın kalbine girmektir.

Sen, her şeyden evvel, yani asker olmadan, komutan olmadan, kuvvetli olmadan, zeki olmadan, pratik olmadan, padişah/sultan/devlet başkanı/lider -ya da her ne ise- olmadan önce ‘el-emin’ olursan ve bu sıfatla ‘eman vermek’ adına bir emanname hazırlayabilmişsen Allah’ın yardımıyla fetih sana gelecektir kuşkusuz.

Fetih bir anlamıyla da İslam’ın insanlarca anlaşılmasının önündeki bariyerleri kaldırmak, İslam’ın kendilerine tebliğ olarak ulaşmasının sebebi niteliğindeki tüm tutsaklıkları sonlandırmak, İslam’ın insana yalın bir şekilde temas etmesini temin etmektir. Kapalı tüm kapıları İslam’a açmaktır.

Bu yüzden öncelikle insanların kalbine dokunmak icap eder. Müslüman insan, insanların kalbine dokunmanın önündeki tüm engelleri ve imkânsızlıkları kaldırmakla yükümlüdür.

Fetih insanın özünün farkına varması, özünün gürleşmesi ve en nihayetinde insanlığın özgürleşmesidir.

Sonuçla işi olan insanlar değiliz biz. Süreci doğru yürütürsek aslolan ile ilişkimizi doğru tesis edip usule dair basiret ve feraseti kuşanabilirsek arzu ettiğimiz sonucu/vuslatı Allah’ın bir ikramı olarak karşımızda görebiliriz.

Biz ki, madem insanlığın özgürlüğünün derdindeyiz o halde kendimize, insanımıza ve tüm insanlığa sunacak bir emannameye ihtiyacımız var.

Ve biz bu emannameyi sunacak ‘el-emin’ sıfatlı önderlerin var olduğuna inanmak istiyoruz.

Çünkü dünya bizden bir emanname bekliyor!

Bir beldede iktidar olmak fethin kapılarını çalmak ise eğer, Türkiye’yi de bu emannameden mahrum bırakmak, dolayısıyla fetih kavramının tam da göbeğinde Türkiye’yi görmemek bir haksızlık olmaz mı?

Fetih buradan yükselecektir. Çünkü tarih burası olmadan yapılamıyor.”

İçinden geçmiş olduğumuz süreç bir kurtuluş mücadelesinden ziyade bir kuruluş mücadelesidir. Ben buna inananlardanım. Tarihimizde bir asır evvelinde olanlarla kıyaslamak yerine bin yıllık bir geçmişe giderek hadiselere bakmamızın yerinde olacağını düşünüyorum.

Moğol istilası ve Haçlı saldırılarının akabinde elimizde sıkı sıkıya tuttuğumuz ve her ne pahasına olursa olsun vazgeçmediğimiz, adaletimizin temel göstergesi saydığımız emannamemizin bir sonucu olarak fetih geldi bizi buldu ve böylece yerleştik biz bu topraklara.

Gerçek Hayat Dergisi 1 Ağustos nüshasında kapaktan bir ifade kullanmıştı; “Toparlanın bin yıl daha buradayız” şeklinde. Tam da böylesi bir eşikteyiz bugün.

Bugün tüm dünya mazlumları için ‘el-emin’ haline gelmiş bir lidere sahibiz. Lakin unutmamalıyız ki, liderimizle birlikte her birimizin tek tek, hem birbirimiz ve hem de insanlık kaygısı taşıyanlar için ‘el-emin’ olması gerekiyor. El-emin olursak, yeni bir dünya adına sunabileceğimiz bir emannameye sahip olabiliriz ve fetih gelir bizi bulur Allah’ın yardımıyla.

Vesselam.


Yazarın diğer yazılarını görüntüle:

Benzer konular