Kuran kursunda bir küçük çocuk

Turgay Bakırtaş

375d1935d5d

Güngören. 1991. Fetih Camii. Bekir Hoca ve ben karşı karşıyayız.

– Başla.
– Euzubil- (ÇAAT!)
– Baştan başla.
– Euğzübill- (ÇAAT!)
– Tekrar.
– Eauğzuubillaaa- (ÇAAT!)
– Bi daha.
– Eağzuüühühühü…

Aslında bir önceki sene Kuran’a geçmiştim ama yeteri kadar pratik yapamadığım için o yaz da elifbadan başlatmıştı hoca. Hızlıca bitirip tekrar süper lige çıkmıştım tabii, çoluk çocuğun arasında esreydi, ötreydi, üstündü uğraşamazdım. Fakat okumadaki becerimi sesleri çıkarmada gösteremediğim için sürekli sopa yiyordum. Gerçi (Allah ona rahmet eylesin) Bekir Hoca çok tatlı, sevimli bir imamdı ama neticede Kuran öğretiyordu; o “hııığğ”lar, “haağğğ”lar, “zzzzııı”lar sopasız çıkmıyordu ağızdan.

Yukarıda aktardığım diyalog hoca beni delirtene kadar tekrarlanmıştı. Kuran’a geçmişim, havam bin beş yüz, Bakara Suresi’ni okuyacağım ama bir türlü devam edemiyorum. Marşı basmayan araba gibi kontağı çevirip duruyor Bekir Hoca. Mevzu da “euzu” derken çıkardığım z sesi. Bir türlü beğenmiyor, doğrusunu da göstermiyor. Bildiğim bütün z’leri sıralıyorum ama fayda yok, sopa sırtıma inmeye devam ediyor. Sonunda dayanamayıp patlıyorum: “Ya hocam iki satır Kuran okuycam un çuvalı silkeler gibi vurup duruyosun, günah değil mi, Arap mıyım ben nasıl çıkarayım o sesleri?” Hoca da hemşerim, Trabzonlu, gülüyor ve nihayet Bakara’ya girmeme müsaade ediyor.

Bekir Hoca’nın dayağına kurban olayım, bir “Bayburtlu” vardı, Allah düşmanıma vermesin. Ama önce hikâyenin başına, Kuran kursuyla tanışma hikâyeme gidelim.

Ümraniye. 1986. Şimdilerde gayet derli toplu olan İnkılap Mahallesi’nin mezbelelik olduğu zamanlar. Daha okula başlamamışım ama hemen her muhafazakâr aile çocuğu gibi ben de erken yaşta Kuran kursuna gönderiliyorum. Duyduğum tüm o “korku hikâyeleri” yüzünden, kursa götürüldüğüm ilk gün bacaklarım titriyor: Hocanın beş metre sopası varmış, kan akana kadar kafana vuruyormuş, annen-baban bile hocaya karışamıyormuş… Camiden içeri adımımı attığım anda o hikâyelerin doğru olabileceğini görüyorum. Suratsız mı suratsız bir adam, beş metre olmasa da kocaman bir sopayla etrafında halka halinde oturan çocuklara elifbayı tekrar ettiriyor. Tek tek sorup da doğru cevabı alamadıklarının kafasına indiriyor sopayı. İçerisi loş, sanki öte dünyada bir yerdeyiz, kaçsan kaçamaz, bağırsan duyuramazsın. Altı yaşındayım ve içimden bir feryat kopuyor: “Allah’ım, burası gerçekten senin evin mi?”

O gün nasıl ağladıysam artık, anneme babama ne anlattıysam, bir daha göndermiyorlar beni oraya. Amcamların bitişiğindeki evde Hanife Teyze var, mahallenin çocuklarına Allah rızası için Kuran öğretiyor, ona teslim ediliyorum. Koşarak kaçtığım mahalle camisinden sonra cennete düşmüş gibi oluyorum, çünkü Hanife Teyze hem yüzüyle, hem konuşmasıyla bir melek adeta. Kuran öğrenmeye değil de misafirliğe gitmişiz gibi bize her gün kek, kurabiye yapıyor, limonata ikram ediyor; ders aralarında oynayalım diye oyuncaklar veriyor. İlk duaları, sureleri, farzları, haramları orada öğreniyorum. Hanife Teyze bize sadece dini değil, insanlığı da öğretiyor. Ahlaka dair büyük sözler söylemeden yapıyor üstelik bunu; gülümsüyor sadece, başımızı okşuyor, ikramda bulunuyor ve hatalarımızı sabırla, en ufak bir kızgınlık belirtisi göstermeden düzeltiyor.

Ümraniye’den Güngören’e taşındığımızda, Kuran kursu maceramın geleceğinden habersizim. Buranın camisinde de Ümraniye’dekine benzer bir manzarayla karşılaşma ihtimali yüzünden tedirginim. O yüzden, yaz geldiğinde babam beni “bildiği yere”, amcamla birlikte işlettikleri marangoz atölyesinin hemen karşısındaki caminin kursuna yazdırıyor.

Gültepe. 1989. Keyfim gıcır mı gıcır. Osman Hoca var, biraz yaşlı ama pamuk gibi. Camide namaz vakitleri haricinde 15-20 kişi deli gibi koşturmamıza, top oynamamıza, karate yapmamıza, birbirimize tespih fırlatmamıza ses etmiyor. Mahallenin çocuklarıyla çoktan arkadaş olmuşum, “patronun” oğlu olmanın da verdiği havayla atölyedeki kalfalara kılıç, mınçıka (resmi adıyla nançaku) raket filan yaptırıyorum, akşama kadar dövüşüyoruz. Bazı günler babamla birlikte İstanbul dışına montaja gidiyoruz, Tekirdağ’da köfte yiyoruz. Tam bir saadet devri yaşıyorum sizin anlayacağınız. Ta ki “Bayburtlu” gelene kadar…

Bayburtlu, Gültepe Yahya Kemal Mahallesi’nin en eskilerinden, sözü geçer, eli öpülür ama çocuklara karşı aksi mi aksi bir ihtiyar. Biz zaten bilmiyoruz ama muhtemelen büyükler de onun isminden habersiz, “Hacı abi”, “Bayburtlu hacı” deyip geçiyorlar. Kuran kursunun ilk haftalarında memleketindeymiş bu, namı o yüzden geç ulaşıyor bize.

Bir gün kursta Osman Hoca sureleri okuyor, biz onun ardından tekrar ediyorken, caminin avlusuna inen merdivenlerde (kot farkından dolayı caminin bir tarafı sokak seviyesinden aşağıdaydı) elinde baston bir ihtiyar görünüyor: Bayburtlu! Osman Hoca, “Çocuklar, Bayburtlu arada bir gelip kurstaki öğrencileri test eder, sizi onun elinden kurtaramam, Allah yardımcınız olsun” deyip bir anda ortadan kayboluyor. Biz daha ne olduğunu anlayamadan Bayburtlu içeri giriyor, bir süre “Sen kimin oğlusun, sen nerde oturuyorsun” dedikten sonra sıradan başlıyor: “Sen! Tebareke’yi oku!” Çocuk daha “Tebareke mi? O da ne?” dercesine aval aval bakarken baston kafasına iniyor, ilk şehidimizi veriyoruz. O anda da jeton düşüyor zaten; “hocanın kaçtığı yerde biz yerde duruyoruz ki?” Caminin ön tarafındaki bahçeye açılan, içeri sürekli kertenkele giriyor diye kapalı tuttuğumuz pencereye fırlıyoruz.

Birkaçımız (ki ben de onlardan biriydim) zayiatsız kaçabilsek de içeride kalanların başına ne geldiği meçhul. Fakat sonraları, eğlence arayan birinin “Bayburtlu geliyor!” diye bağrışına verilen tepkileri görünce, bastonla hemhal olan zavallıların neler yaşadığına dair zihnimizde bir şeyler canlanıyor.

Bunca Kuran kursu macerasından geçmiş olmanın pratik faydaları da olmadı değil. Ortaokulda örneğin, Din Kültürü dersinde hoca sureleri okuttuğunda Fil’den şimşek gibi giriyor, Felak’dan yıldırım gibi çıkıyorum. Bu özelliğimle kızları pek de cezbedemediğimi anlayınca İbrahim Tatlıses şarkıları okumaya başlıyorum ama o başka (ve acı) bir hikâye. İçinde Belkıs Akkale var, “İlvanlım” var. Anlatılacak gibi değil ama yine de bir ara yazmayı deneyeceğim. Sopayla öğrenemediğim “haağ”ı ve “hığğğ”ı Tatlıses’le öğrenmemin de ibretlik yanları var nihayetinde.

Benzer konular