Kültürel iktidar tutulması

Cihan Aktaş

Sıklıkla karşımıza çıkıyor bu ifade: “Kültürel iktidar tarafından dışlanıyor, görmezden geliniyoruz, emeklerimiz bu yüzden zayi oluyor.”

Benzeri ifadelerin, kültür ve sanat alanında sürdürülen çeşitli hataları ve sergilenen zaafları konuşulamaz kılan kapatıcı bir etkisi var. Son olarak ödül tartışması yaşandı. Blok halinde tepkiler verildiği için gerçek çok kolaylıkla göz ardı ediliyor bu durumlarda.

Ödül verilmesi sırasında yaşananlar elbette kasıtlıysa çok tatsız. Beri taraftan önemsenmediği söylenen bir ödül için bunca itiraza gerek var mıydı? İtiraz büyüdükçe ödül de abartılmış oldu. İtiraz büyüdükçe, kamusal tanınırlığını Suavi Kemal Yazgıç’ın deyişiyle “bir görünme yöntemi olarak görmezden gelme” tavrına borçlu bir şovmenin adı yeniden gündeme taşındı. Bunun öğrettiği ders ise son derece düşündürücü: “Kültürel iktidar” yanılsamasını tepkilerimizle yeniden var ediyoruz.

Oysa asli olan kendine ait sözün ifadesi için layıkıyla çabalamaktır. Elbette ki çaba bizden takdir Allah’tan. Kendini kusurdan münezzeh görenin, haklılığını ötekinin zaaflarında doğrulama yönteminde oyalananın ne sanatı olur ne irfanı. Öyleyse tartışılması gereken kavram veya olgu “iktidar” değil, “ceht” olmalı. Samimiyet ise “ceht”in olmazsa olmaz bir boyutu.

Ne de olsa ceht, kınayanların kınamasından korkmadan hak bilinen yolda yürümeyi gerektirir, ötekiyle ilişkinin rövanşına dair gölgelerden ve oyalanmalardan münezzeh olmanın da saflığını yansıtır.

İktidarlar kendi dönemlerine damgalarını vurmak için edebiyat ve sinema gibi mimarlığı da kullanırlar. Ancak bu araçsallaştırmanın kültüre büsbütün hakim olması beklenemez. Kültür, kültürel iktidar alanlarının bütün görmezden gelme, dahası önleme gayretlerine rağmen gelişir.

Öyle olmasaydı, 1950’lerde ve 1960’larda Necip Fazıl’ın ve 1960’larda Şule Yüksel’in konferansları Anadolu gençleri ve kadınlarının yaşamsal mekânına dönüşmezdi. Veya Muhsin Ertuğrul sipariş filmleri gönüllerde taht kurmuş olurdu. Cumhuriyet’in “Harika Çocuklar”ı kurgulanan bir sınıfın vitrininde yer alan yaldızlı oyunculardı, “harika” olmayı oynuyorlardı. Oysa dillerde dolaşan şarkı ve türküleri Aşık Veysel’den, Neşet Ertaş’tan, Nuri Sesigüzel’den dinledik. Sinemayı Ayşe Şasa senaryolarının, Metin Erksan imgelerinin açtığı pencereden benimsedik. Yıllar sonra resim dediğimizde de aklımıza Bedri Baykam değil Erol Akyavaş geliyor. Her zaman iktidar alanlarının dışladığı Turgut Cansever, mimarlık referanslarımızın kaynağı. Ahmet Uluçay’ın şaheserini hangi kültürel iktidar desteğiyle izah edebilirsiniz?

Cumhuriyet döneminde iktidarlar toplumun geçmişle bağlarının silikleşmesi için -“hatırlamayı unutması” adına- mimarlıktan yararlandılar. Osmanlı dönemi şehrinin karakteristik özellikleri mimaride köktenci bir tutumla ortadan kaldırılmak istendi. Cami merkezli mahallenin yerine halkevi merkezli semte dönük olarak yapıldı şehircilik düzenlemeleri. Osmanlı mirasının kaba saba bir inşaatçılıkla tahrip veya imhası Menderes hükümetleri döneminde de kalkınma hamlelerinin bir gereği olarak, modernleşme adına sürdürüldü. Otoyol yapımı için Konya ve İstanbul’da sayısız tarihi eser ortadan kaldırıldı veya tahrip edildi. Bu tavır günümüzde de sürüyor. Geçtiğimiz günlerde Murat Güzel twitter’da paylaştı: Konya’da, eski Buğday Pazarı’nda, Sultan II. Abdülhamit tarafından yaptırılmış bir taç kapının bulunduğu arsada gerçekleşecek altı katlı otopark projesi için ihaleyi kazanan firma, sözleşmede korunacağı belirtildiği halde hafriyat çalışmalarına başladığında yıkıyor güzelim kapıyı. Taşlar başka bir yere taşınıyor. Bir firma böyle bir hakkı kendisinde nasıl buluyor?

Konya bir taraftan da Zindankale’yi kültür ve sanata katan bir şehir. Keşke Murat Güzel Cumhuriyet’in başından bu yana sağ-sol fark etmeden çeşitli iktidarlar döneminde bu şehrin yeni yollar açılması adına maruz kaldığı sayısız tahribatı konu alan bir kitap hazırlasa!

Acaba kültürel faaliyetlerde izlediğimiz yeni yöntemler kendi geçmişimizin usul ve kabulleriyle hangi ölçüde bağdaşıyor? Halin dilini bir savunma ve suçlama seviyesine indirgerken anlaşma imkânı anlamına gelen söyleşilerin ortadan kaldırılmasını getiren öfke, büyük ölçüde “ithal.” Biz, sözün en güzelini söylemekle mükellefiz.

Kültür hayattan, insandan soyut paketler, ciltler, gösteriler, gösterimler, çerçeveler yığını değildir. Kültürel yüceliği vitrin düzenlemesi halinde tasarlanan plaketlerde, şiltlerde ödüllerde aramayalım; aksi halde sürekli Nobeller ve Oscarlar tarafından önümüz kesilecek. Tantanalı ödüllerin çelişkilerini tartışmayı bir tarafa bırakıp söylem geliştirmeyi mümkün kılacak faaliyetlerin önündeki engelleri kaldıralım. İçtenlikli ve cesur bir dille sürdürülen okuma faaliyetlerine destek vermek, sağlam bir alt yapı hazırlamak anlamına gelirdi.

Geliştik, kalkındık, devlette dışlandığımız alanlar ayaklarımızın altına serildi. Bu yeni imkânların hakkını vermek, lüks baskılı “prestij” kitaplar yayımlamaktan geçmiyor. Kitapçı dükkanları ve kütüphaneler ne durumda, dost ve arkadaş toplantılarında öncelikle konuşulanlar hangi başlıklar, panel ve konferanslar nasıl bir çeşitlilik arz ediyor, ironi cümlelerinin arkasında gizlenen sorular ve acılar nasıl tanımlanabilir? Son olarak Kitapevi Yayınları’nın ekonomik sebeplerle Cağaloğlu’ndaki bildik adresinden taşındığını duydum; kuşkusuz emek verilmiş bir muhitin kaybıdır bu. Böyle bir vazgeçmeye yol açan sebepleri irdelemeden kültürel iktidar konusunda temel problemleri nasıl fark edebiliriz?

Bize sunulan dünya gönlümüze yatmadığı için de o dünyayı kendi renklerimiz ve seslerimizle yeniden inşaya çalışıyoruz. Soluk ve sipariş renkler ve seslerle, iktidar kelimesine eklemli umutlarla gerçekleşemeyecek bir inşa, sözünü ettiğim. Peşinde olmamız gereken kültürel iktidar değil sahih kültürü canlı kılacak ortamların ve söylemlerin teşviki olmalı.

Öyleyse, tebliğ dilini korumakla mükellef olmanın ciddiyeti üzerine yeniden düşünmekte yarar var. Birlikte okuyup tartışalım. Klostrofobik bir etki uyandıran ekranlar üzerinden oluşturulan dilin tebliğ sorumluluğu vebali üzerinden düşünülmesi de öylesine önemli ki…

Benzer konular