Kravat, saygı duruşu ve filancanın portresi

Küçük öğrencilerin şarkılar, tiyatrolar, şiirler, folklor oyunları eşliğinde hazırladıkları yıl sonu gösterilerini bilirsiniz. Hani şu neredeyse tüm yıl boyunca hazırlandıkları gösteriler. Kıyafetler alınır, ezberler yapılır, sahne eğitimi verilir, roller belirlenir, metinler seçilir ve çocuklar kalabalığın karşısına çıkarak hünerlerini sergilerler. Kolay bir süreç değildir elbette. Çocuklarının daha iyi bir rolde olmasını isteyen annelerle uğraşır öğretmenler, illa folklor oyunu oynanacaksa Kafkas oyunu seçilsin isteyen babalar vardır, çocukları çocuk olmaktan çıkartıp onlara abartılı kıyafetler seçen öğretmenlere rastlarsınız filan. Ve o gün gelir çatar. Çocuklar sahne alır. Veliler gözyaşlarını zor tutarlar, çocuklar kıpır kıpırdır, öğretmenler eserlerini sergilerken büyük bir heyecana gark olurlar. Eğlencelidir ekseriyetle. Günün sonunda seke seke gösteri merkezinden ayrılan çocuklar ellerinden sıkı sıkıya tuttukları annelerinin ve babalarının takdir cümleleriyle şımarmaktan bir hal olmuşlardır. Güzel şeyler bunlar.

Yine böyle bir organizasyondu. İşyerimden bir süreliğine ayrılarak kızımın gösterisine katılmak için okul tarafından kiralanmış bir kültür merkezine gittim. Annesi ile birlikte yerimizi aldık. Kızımızın sahneye çıkmasına az bir zaman kalmıştı. Süslü salona hâkim bir şekilde konumlanmış kürsüye çıkan sunucu, sonu ‘hoşgeldiniz’e çıkan ve büyük bir alkışa yönlendirici birkaç cümle kurup o büyük alkışı aldıktan sonra ‘şimdi sizleri saygı duruşuna davet ediyorum’ dedi. İfadelerine çakma bir hüznü de ekleyerek kürsüde başını öne eğdi.

Bir hususa dikkatinizi çekmek istiyorum. Saygı duruşuna davet cümlesinde, kim ya da kimler için saygı duruşunda bulunacağımıza, neden saygı duruşunda bulunacağımıza dair bilgiler mevcut değildi. Saygı duruşu, o kadar. Aziz şehitlerimiz hatırasına mıydı, filanca adamın anısına mıydı, ne sunucu söyledi bunu ne de biz biliyorduk.

Niye bu şimdi, n’oldu ki, dudak bükmeler filan derken bütün salon kalktı ayağa. Hoparlörden gelen boru sesi (ti) eşliğinde bir rutini icra etmiş olduk ve çoğunluğu bizimkilerden oluşan kitle ile beraber yerimize oturduk. Eh, önemli bir iş tabi… Neyse…

Mesela kravat nedir diye hiç düşündünüz mü?

Hani şu olmazsa olmaz kabul ettiğimiz, adeta milli kıyafetimiz haline getirdiğimiz kravattan bahsediyorum. Siyasete atılmanın ilk koşulu, iş müracaatlarının ve mülakatlarının vazgeçilmezi, kız istemelerin başat giysisi olan kravattan…

Oysaki kravat bir aksesuardır. Asli bir giysi değildir. Buna rağmen bu milletin kravatı bir zorunluluk olarak kabul ederek hiçbir dış baskının olmadığı bir ortamda dahi zorunluluklar listesinin başına yerleştiriyor olması bana açıkçası biraz tuhaf geliyor.

Bir dönemler, dışarıdan bir baskı ile kullanmak zorunda oluşumuzdan dolayı ‘medeniyet yuları’ unvanı ile anılmış olan kravatı bugün tartışmasız bir biçimde en çok olmazsa olmaz olarak kabul edenlerin kimler olduğunu sorsam size ne dersiniz? Ben hemen söyleyeyim; bizimkiler.

Filancanın resminin bulunduğu çerçevelerde de durum pek farklı değil hani. Hiçbir kanuni mecburiyetleri olmadığı halde, özel işyerlerinde ona dair bir portreyi odasına asmaya kendisini mecbur hissedenler görüyoruz. Çok sevdiklerinden filan değil, eski dayatmalardan kalan bir alışkanlığın kalıntısı olarak içsel olarak geliştirilmiş bir zorlama biçimi bu. Onu yerinden indirmiş olsa, büyük bir boşluk oluşacak o duvarda. Ve o duvarda oluşacak boşluğu görenlere ne cevap vereceğini bilememe hali var bizimkinde. Oysaki kimsenin ne umurunda artık o tablolar ne de o tablodakinin bu umursamazlıktan bir haberi var.

Saygı duruşu davetine icabet etmezsek ne olur?

Kravatsız gitsek mesela işyerimize, olmaz mı?

Vergi levhası, peşin satan veresiye satan levhaları kadar bile anlam ihtiva etmeyen filancanın portresini asmasak ya da, ne olabilir ki?

Bütün bunların hepsi bir mecburiyet olmadığı halde –ki bir zamanlar mecburiyetti- öğrenilmiş çaresizlik diyebileceğimiz bir kabulle bizzat kendimizce yaptığımız şeyler. Yani kendi kendimize sınırlar çiziyor olduğumuzun birkaç küçük örneği.

Ama esas hadise şudur;

Aslına bakarsanız Eski Türkiye’de laiklik denince görünür alana dair bi çırpıda akla gelen üç şeyden bahsetmiş oldum. Kravatı, saygı duruşunu, portreleri laik yönetim biçimlerinin sıkı sıkıya sarıldığı görünür alan uygulamalarından üçü olarak saymak pekâlâ mümkündür. Elbette, türlü gerekçelerle kravat takıp, saygı duruşunda bulunmaya başkaca anlamlar yükleyenleri laikliği savunanlar olarak tanımlamak haksızlık olacaktır. Farkındayım. Ancak şurası bir gerçektir ki, kravat da, saygı duruşu da, portreler de (ya da heykeller de diyebiliriz) yabancılaşmış bir dünya biçimini dayatanların vazgeçilmez dayatma unsurlarıydı.

Laiklik, din dışı ve oldukça geniş bir alan üretip, bu alandan toplumları yönetmeye talip olanların elindeki ne idüğü belirsiz bir materyaldir.

Üstelik bunu yaparken bir sürü ritüel üretir dinlerden ilhamla. Vaizleri vardır mesela, tapınakları vardır, kutsal metinler üretirler değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen. İnsanlar için yasalar eşliğinde şekiller önerirler, kıyafetler dayatırlar. Ve bunların hepsi bir ibadet gibidir.

Laiklik din dışı alan üretme iddiasındadır. Bu doğru. Ama laikliğin, uygulamalar, baskılar, dayatmalar, mecburiyetler vasıtası ile bizatihi kendisi bir din halini aldığında, kendisine maruz kalmış toplumların, tam da bu noktadan sonra ne yapması gerektiğini söyleyememiştir hiçbir laik vaiz, söyleyemez de. Bu da böyle bir şeydir işte. Yanılıyor muyum?


Yazarın diğer yazılarını görüntüle:

Benzer konular