Kötü huylu bir yalan

Turgay Bakırtaş

Buruş buruş yüzün, jöle kıvamında kemiklerin ve benzersiz muhtaçlığınla adım attığın dünyada hayata dair birçok şeyi deneyimleyerek öğreniyorsun. “Cıs” sözcüğü tek başına anlam ifade etmiyor, sıcağın ne olduğunu anlaman için önce elin yanmak zorunda. “Fufu” da öyle, parmağını kırık bardakla kesmeden, üzerine düşüp dizini kanatmadan bir mana kazanmıyor. Bir köpek sana bakıp havlamadıkça korkuyu, bir güzel kızın parlayan gözlerine düşmedikçe aşkı tanıyamıyorsun.

Ancak her insan her duyguyu deneyimlemiyor. Hepimiz babamızı küçük yaşta kaybetmiyoruz mesela. Her anne bebeğine mama alabilmek için yardım tırlarının önünde kuyruğa girmiyor. Ülkesi işgal edilmiyor tüm vatandaşların; bütün çocuklar gökyüzünden bomba yağan topraklarda doğmuyor. Çoğumuzun uzaktan izlediği, kalbimize dokunan ama algı düzeyinde bir sinema filminden daha fazla “gerçek” olmayan şeyler bunlar. Aydan dünyaya bakan bir astronotun hislerini ne kadar anlayabilirsek o kadar anlayabiliyoruz başkalarının “büyük” acılarını. Deneyimleme şansımız olmamış çünkü. Daha doğrusu, deneyimlemeyecek kadar şanslı olmuşuz.

Geçtiğimiz hafta, görür görmez olduğum yere çivilendiğim bir haber düştü basına: “Kanser olan oğlunu acı çekmesin diye öldürdü”. İzmit’te bir baba, çektiği korkunç acılara dayanamadığı için ölmek isteyen 23 yaşındaki oğlunun başına silahı dayamış ve tetiği çekmiş.
Bir yumru gibi boğazımıza oturan, tahayyül sınırının ötesindeki bu olay çok tartışıldı. Babaya hak verenler, alacağı cezayı hesaplayanlar, ben olsam yapmazdımcılar, çocuğun acılarından kurtulmasına sevinenler, cennete gidip gidemeyeceğini sorgulayanlar… Böyle bir tecrübeyi yaşamamış, muhtemelen de ömrü boyunca yaşamayacak birçok kişi, hakkında en ufak bir bilgi sahibi olmadığı, hatta istese de olamayacağı bir konu hakkında önünü ardını düşünmeden attı tuttu.

Hakikat basitti aslında: Dünya gibi, yaşam gibi, soluduğumuz hava, içtiğimiz su, kokladığımız kahve gibi, dertlerimiz de yalandı. Cinayet bir yalandı, yalan bile bir yalandı. Trafik kazası yalandı. Kanser yalandı. Bunamak, hapşırmak yalandı ve bunca yalana bir kılıf uydurmak da yalandı.

Amcamın oğlu, altı yıl evvel ağır bir kansere yakalanmıştı. İçki içmiyordu. Sigara içmiyordu. Sağlıklı besleniyordu. Mutlu bir evliliği, yeni doğmuş dünya tatlısı bir kızı vardı. Maddi durumu iyiydi. 27 yaşındaydı. Teşhis koyulduktan sekiz ay sonra öldü. Nasıl olduğunu anlamadık bile…

Hastalığı ortaya çıktığında tümör için “kötü huylu ve hızlı yayılıyor” denmişti. Bu illetten birazcık haberdar olan herkes söylenenin ne anlama geldiğini iyi biliyordu, fakat kimse bunu kabullenmedi. Hiçbirimiz; annesi, babası, eşi, kardeşleri, amcaları, arkadaşları, komşuları… Hiçbirimiz onun bu hastalığa yenik düşeceğine ihtimal vermedi. Etrafında kenetlenen herkese keskin bir ümit aşılanmıştı. Hastalık ilerlemesine, çoğu tedaviye cevap alınamamasına ve giderek zayıflamasına rağmen karamsarlığın gölgesi düşmedi kalbimize. Gidişat kaçınılmaz sonu gösteriyordu ama durumunun çok ağırlaştığı ve yoğun bakıma kaldırıldığı o son gece bile, içten içe “Buradan kesin çıkacak, zaten bu son kemoterapi kürü çektiği acıları biraz dindirmişti, babası daha geçen yıl kanseri yendi, Allah yardım eder, birazcık beslense ayağa kalkar” diyorduk.

Nice Kuran’lar okundu, nice salavatlar getirildi haftalar boyunca; sonu gelmez dua zincirleri kuruldu. Santim santim parsellendi manevi iklimler. Şucu bucu denmeden, hoca diye anılan kim varsa kapısına gidildi, yastıkların ucuna şifa verici muskalar iliştirildi. Memleketin en iyi doktorları bulundu, getirtildi, götürüldü. Memleketin en şöhretli hastanelerinde en afili makinalarla testler yapıldı. Yetmedi, aradığı çareye ulaşmak için çırpınan herkesin yapacağı gibi muğlak, tuhaf yollara sapıldı; “Filanca ildeki adam kanserin ilacını bulmuş ama ilaç şirketleri menfaatleri için adamın önünü kesiyormuş” yalanlarına bile bile inanıldı. Uzak şehirlere uzun yolculuklar gerçekleştirildi, paralar saçıldı, okunmuş sular içirildi, ne idüğü belirsiz macunlar yedirildi. Moral olsun diye, hepimiz gibi onun da çok sevdiği Trabzonspor maçları izlendi, “Seneye kesin şampiyonuz” dendi.

Amcamın o güzel oğlu, ilk çocukluk arkadaşım, bir ay parçasının babası, tedavisinin sekizinci ayında (ki bir Ramazan günüydü) alacağı o son nefesi de tahsil ettikten sonra gözlerini bir daha açmamak üzere yumdu. Ona da inanmadık. Tabutu geldi evin önüne, inanmadık. Serin bir rüzgâr içimizi ürpertirken namazını kıldık, inanmadık. Çiçek kokularının neredeyse genzimizi yaktığı yemyeşil bir mezarlığa defnettik, mezarını suladık, dualar ettik, gözyaşları döktük, gene inanamadık. Hâlbuki ne kadar basitti her şey: Bir gün önce vardı, bir gün sonra yok. Gerisi teferruat.

Kim bilir, İzmit’teki o zavallı baba da bu basit gerçeği fark etmişti belki. Varlık. Yokluk. Biri diğerine muhtaç; diğeri olmadan anlamsız, gereksiz hatta. Varlık. Yokluk. Birbirini doğuran iki anne, iki kız kardeş. Kim bilir, dünyadaki en değerli varlığı olan oğlunun şakağına silah dayayıp tetiği çekmeden önce şöyle düşündü belki de:

Dünya üzerinde en çok ses çıkaran şey, oğlum, başkasıyla paylaşmamak için gizlice yediğin çikolatanın yırtılan ambalajıdır. Dünya üzerinde bulunan milyonlarca ahmağın toplam faydası, bir tek akıllının yarısı kadar bile değildir oğlum. Dünyada yaratılmış ne kadar canlı varsa, şüphesiz bir gün ölecektir. Oğlum, dünya gafiller için bir oyun alanı, âlimler için bir köprüdür. Ve dünyanın en büyük yalanı, elbette, bizatihi kendisidir.

Benzer konular