Klasikleri okumaya mecbur muyuz?

Cihan Aktaş

Kürk Mantolu Madonna üzerine sürüp giden son “cehalet” tartışmaları bir taraftan da klasikler üzerine yeniden düşünme vesilesi olabilseydi keşke. Tartışmanın kaynağı, bir televizyon programında sunucuların kitaptan habersizliğini belli eden konuşmalarıydı. Üç sunucudan ikisi romandaki Madonna’yı şarkıcı Madonna sanmıştı. Sunucular cehaletle suçlandı sosyal medyada.

Peki, hepimiz her klasiği okumaya mecbur muyuz? Klasikler kapsamında değerlendirilen bütün yazarları külliyatlarıyla tanımak çok istisnai bir ilgiyle mümkün olabilir. Kötü olan herhalde, ortamın çeşitli sebeplerle kışkırttığı bilgiçlik taslama eğilimi, malumatfuruşluk. Elbette ahkam kesmek iyi değil, hiçbir şekilde. Ve aslında, klasikler üzerine düşüncelerimiz müspetse, bu eserlerin sağladığı olgunlaşma, cehaletin malumattan önce yorumlama yoksulluğu olduğunu öğretmiş olurdu. Kaç kişi Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’nden başka iki eserinin adını sayabilir?

Önce klasik olandan neyi anladığımıza karar vermeliyiz. İnsanlığın ortak birikiminin en süzülmüş halinden söz edebiliriz sanırım. Italo Calvino’nun “Klasikleri Niçin Okumalı?” kitabına girişinde de açık seçik olan açıklama aynı anlama geliyor: Klasikler, geriye dönüp bakmanın güvenilir yollarından biri.

Bütün o kalın ciltler nasıl, ne zaman okunur bunca ekran kuşatması altında? Güçlü bir merak, sağlam bir tutku ve elbet, “Evrenin ikizi bir kitap” demiş Mallarme. Klasik, evinizin rafındaki yerini sağlama almış kitaptır. Klasikleri okumasaydım, mesela Halide Edip’i, Pearl Buck’u, Somerset Maughham’ı tanımasaydım, roman yazmak ister miydim acaba…

Klasik okurluğu bir baskıyla sürüp gidecek bir meşguliyet veya keyif işi değil. Biri diğerini davet eder dünyanıza. Kazancakis okurken Thomas Mann’ı işaret eder, Gorki elinizdeyken Knut Hamsun’a yönelirsiniz. Hermann Hesse Attar’a, Hafız Aragon’a, Mevlana Tagor’a götürür. Sait Faik’i okumak sırf “Birtakım İnsanlar” öyküsü için bile nasıl da büyük bir kazançtır! “Hızırla Kırk Saat” okunmadan, bölgemizde süren kanlı çatışmaları açıklayan her bilimsel metin eksik kalacaktır. Füruzan’ın “Sokaklarından Gemilerin geçtiği Kent”ini okurken Kutlu’nun Sır’ındaki, otobüste uyuya kalmış, yoksulluğun zayıf düşürdüğü çocuk düşmez mi aklınıza?

İlk okuduğum –veya okuduğumu sandığım- romandı Kürk Mantolu Madonna; bazı söyleşilerimde değinmişimdir. Ah evet, elbette ismi ilginç gelmişti. İlkokul ikinci sınıftaydım. Bir tavan arasında, öğrenci kuzenlerimden birinin Ankara’dan getirdiği kitap kutusunu karıştırıyordum. O kutudan Necip Fazıl da çıkmıştı Sabahattin Ali de. “Ruh Adam” da çıkmıştı, “Yalnızız” da. Şaşırtıcı gelebilir. Sözünü ettiğim televizyonların Anadolu’da siyah beyaz haliyle bile yeni yeni yer bulabildiği dönemler. Buna karşılık, tel dolaplı evlerin camekanlı kütüphanelerinde liseli genç kızlar Cronin ve Reşat Nuri romanlarının koleksiyonunu yaparlardı.

İlkokul dördüncü sınıfta “Rüzgar Gibi Geçti”yi okuduğumu şöyle hatırlıyorum: Babam, kasabanın dışında, kendi köyümüze yakın, ailemize ait bir değirmenin yanına bir tavuk çiftliği kurmuştu. Motosikletiyle her sabah beni ve kardeşlerimi bir sırayla götürüp değirmene bırakır, akşama doğru alırdı; nöbet tutalım diye. Yaz tatiliydi. Gizli saklı olmadan roman okuyabiliyordum. Motosiklette babamın arkasından giderken kucağımda “Rüzgar Gibi Geçti” ile bir torba dolusu elma vardı. Bir kavşakta denetimimi yitirerek savruldum motosikletten, kitap elimden düşüp bayıra doğru fırladı. Poşetten çıkan elmalar da bayırdan yuvarlanıyorlardı. Dizlerim kanıyordu, babam dikkat etmediğim için azarlıyordu ve ben bayırdan inip romanı almanın tasasını çekiyordum.

Yatılı okulda Fransız ve Rus klasiklerini tanıdım. Doğrusu Fransız klasiklerini –Maupassant dışında-sevemedim. Olağanüstü zengin kütüphane sayesinde Maupassant’tan Poe’ya birçok önemli öykücünün hemen hemen bütün eserlerini okuma şansına sahip oldum. Son dersle ilk etüt arasındaki dalgın saatleri bir kuytuda veya okul arazisinde gezinerek kitap okumakla geçirirdim. Klasiklerin öğrettiği derslerden biri, insanları kolayca yargılamanın haksızlığı. Bir insan kendisinin de henüz ulaşamadığı sayısız dünyadan oluşuyor. Bir açıdan mahkum ettiğin kişi bir başka açıdan ilgiye, önemsenmeye, şefkate muhtaç bir çocuk.

Klasikler bize şunu da öğretir: Durun, deriz, bırakın dinleyelim onu. Bize iyi gelecek değerde bir sözü olabilir.

Asım Gültekin’in programlamasıyla Sezai Karakoç’u ziyarete gitmiştik bir grup yazar, yanımızda çocuklarımız. Yıldız Ramazanoğlu da vardı. On yıl kadar oluyor. Sohbet akıp giderken bir ara söz açılınca Karakoç’tan gençler için bir tavsiyede bulunmasını rica etmiştim. “Klasikleri okusunlar” demişti. Bunu sıklıkla aktarıyorum konuşmalarımda. Çünkü klasikleri okumanın bir zamanı var. Kuşkusuz ileride yeniden dönüyoruz bazı eserlere. Fakat o dönüşümüzde, eski bir hatıranın imgelerinin açtığı yolda başka bir kitap beliriyor önümüzde.

Klasikleri okumanın bir tür disiplin gerektirdiği muhakkak, dolayısıyla zaman içinde keşfedilecek hoşnutluk, kimisi için çileli bir hazırlık anlamına gelebilir. Klasikleri okumadığı için daha mutlu olduğunu söylemeye getiren insanlar tanıdım. Gelgelelim hiç de “ümmilik”le açıklanamayacak olan türde bir bilgi eksikliğinin mutluluğuna yönelim sıklıkla kendi durduğu yere dair bir yüzleşme korkusu yüzünden baş gösteriyor. Klasikler kuşkusuz eleştirel düşünme kapasitemizin yükselmesine katkıda bulunur, çünkü orada resmi tarihlerin anlattığından farklı bir şekilde dile gelir toplumların türlü yüzleri.

Klasikleri hiç de olgunlaşmadan “fiyakalı, donanımlı bir kişi havası vermesi için” okuyanlar eksik değil; Lewis Mumford, İnsanın Durumu’nda değinir. Beri taraftan, klasikleri okurken espri kabiliyeti, “nefaset ve nezahet” gibi niteliklere de yatkınlaşabilir kişiliğimiz. (Açılım Kitap, sf. 284. Tercüme: Yusuf Kaplan).

Klasiklerin önemine inanmayan bir kesim eksik değildir Müslüman okur dünyasında. Gelgelelim bu yaklaşımın sebep olduğu laf kalabalığı içinde ortaya konulan alternatif de hidayet romanları olmuştur.

Benzer konular