Kıyametin son alameti: Kültürlü Müslüman

Turgay Bakırtaş

Doksanlı yılların başında, rahmetli nineme telefonun işleyiş mantığını anlatmak için çok uğraşmış ama başaramamıştım.

“Şimdi nene, biz ahizeye konuşunca ses titreşimi manyetik–”
“La manyetik nedur?”
“Mıknatısla ilgili nene bırak şimdi onu. Bizim sesimiz elektrik akımıyla karşı tarafa taşınıyor.”
“Uyyh, bak Allah’un işine.”
“He nene he, sonra karşı tarafın ahizesinde diyafram titreşince–”
“Esteuzubillah!”

Diyaframmış, manyetikmiş umurunda değildi ninemin. Anlamıyordu. Bu yüzden de böylesine mucizevi bir olay karşısında, bir yanardağın patlamasına şahitlik ediyormuşçasına hayrete kapılıyordu.

Ninem bundan 22 yıl önce vefat etti. Fakat onunla yaşadığım diyaloğun -içerik değil ama şekil yönünden- benzerlerini ömrüm boyunca tekrar etmek zorunda kaldım. En çok da siyasi sebeplerden. En çok da şu son birkaç yılda. Sosyal ve kültürel araçların tanışmamıza vesile olduğu bir kısım insanın, sıra siyasi konulardaki tutumuma gelince, penseyi örnek gösterip Allah’ın varlığını ispatlamaya girişen heyecanlı gençlere döndüğünü gördüm.

“Ursula Le Guin okudun mu hiç?”
“Okumak ne kelime, Mülksüzler’i bitirdiğimde üç gün kendime gelememiştim.”
“İşte bu be! Helal… Erdoğan’ın dün akşamki konuşmasına ne diyorsun?”
“Haklı bence, şimdi böyle bir ortamda–”
“NEEE?! Senin gibi bir adam Erdoğan’ı mı destekliyor?!”
“Ne var abi, ben böyle düşünüyorum.”
“Yazık ya, üzüldüm, o kadar kitabı boşuna okumuşsun…”

Ne kadar kitabı boşuna, ne kadarını dolusuna okuduk bilemem. Ama aynı kültürel iklimi paylaşanların dünyaya aynı idrak penceresinden bakacağını düşünecek kadar şuurumu kaybetmediğim muhakkak. Edebiyatla, sinemayla, müzikle, şiirle, resimle, tarihle, felsefeyle, hâsılı kelam türlü sanat ve ilim dalıyla az çok ilgilenen bir insanın aynı istikamette yürüyen yoldaşına Pazar tezgâhına dizilmiş kasa kasa domatesten bir tanesi gibi davranması hakikaten komik çünkü.

Türkiye’de sol fikriyatın önemli kısmının aşamadığı bir hastalık bu. En kaba haliyle şöyle ifade edilebilir: Müslüman kimliğini ön planda tutan kimse kaba, cahil ve zevksizdir; şiir bilmez, roman bilmez, resimden anlamaz. Aklı terbiye edilmediği için yanlış, zararlı fikirler taşır. Yalnızca kişisel menfaatini düşünür, bir poşet kumanya karşılığında oy verir. Ancak bu ortamdaki biri kültürlendiğinde, dil öğrendiğinde, kitap okuduğunda, resim sergisine gittiğinde bir aydınlanma yaşayacak, köhne düşüncelerden arınacaktır. Eğer bu gerçekleşmiyorsa o kişi çok büyük bir ihtimalle sinsidir, menfaatçidir, şartlar gereği olduğundan farklı davranıyordur.

Müslümanların, Sol’un zihnine çivilenmiş bu önyargıya sebep olacak ciddi eksiklikleri/yanlışları olmadığını söyleyemem. Bu ayrı bir tartışma konusu. Müslüman halkı yerin dibine sokan bir genellemenin karşılığı, onu bulutların üstüne taşıyıp pohpohlayan bir başka genelleme olamaz. Sonuçta hiçbir topluluk kundaktaki bebeğine kadar rezil yahut atomlarına varıncaya dek mükemmel değildir.

Öyleyse sorun ne? Buna net bir cevap vermek mümkün değil. Kültüre yön vermenin getirdiği üstünlük hissi bir körleşmeye yol açıyordur belki. Yahut belirli bir alanda üstün zevklere sahip olmanın kişiyi “her” alanda üstün/doğru/haklı konuma yükselteceğine inanılıyordur. Siyasetin girift doğasını, onun akıl almaz gücünü hesaba katmadan; insanların sadece pragmatik nedenlerle değil, bazen tepkiyle, bazen de içgüdüyle siyasi tavır takındığını bilmeden ahkâm kesiyorlar. Ancak bu da ayrı bir tartışma konusu.

Kesin olan nokta şu: Bu insanlar, çok uzun zamandır tanıdıkları biri dahi olsa, ortak kültürel paydalarda buluştukları kişilerin siyasi düşünce farklılıklarını görünce nineme dönüşüyorlar. Yüzlerinde ve sözlerinde hep bir şaşkınlık, bir hayret, çocuksu bir inanamazlık hâli süregidiyor. Pink Floyd dinleyen, anime ile manganın farkını bilen, Nabokov okuyan, Uzakdoğu sinemasını takip eden birinin nasıl Kılıçdaroğlu ya da Demirtaş’ı değil de Erdoğan’ı, Davutoğlu’nu desteklediğini; hadi öyle bir “salaklık” yaptı diyelim, nasıl bundan pişman olmadığını anlamıyorlar. Ve bunu sıkça ifade ediyor, her fırsatta yüzümüze vuruyorlar.
Bunda bu kadar hayret edilecek bir şey yok arkadaşlar. Bakın tekrar açıklıyorum; ses titreşimi önce mekanik enerjiye dönüşüyor, sonra da manyetik etkiyle elektrik akımına dönüştürülerek karşı tarafa iletiliyor, alıcının ahizesindeki diyaframı dürten elektrik akımı da “Alooov!” diye höykürüyor.

O kadar da kitap okuyorlar hâlbuki.

Benzer konular