Keşke bir 28 Şubat yaşasaydık

Turgay Bakırtaş

15Temmuz gecesi yaşadıklarımız yalnızca bugünü ve geleceği değil, geçmişi de tartışmaya açtı. Hatta acilen çözülmesi gereken onca gerilim ve kargaşaya rağmen en çok tartışılan konu geçmiş oldu. Nasıl bu hale düştük, tehlikeyi neden sezemedik, bu hainliği yıllarca kimler planladı, olayın buralara varabileceği konusunda bizi defalarca uyaranları neden dinlemedik soruları bir numaralı gündemimiz haline geldi.

Başta CNN Türk olmak üzere birçok televizyon kanalı, Ergenekon ve Balyoz davalarıyla mağdur edilmiş subayları, generalleri günlerce ekranlarından indirmedi. Onlar vaktiyle bize “çıplak hakikati” anlatırken başımızı sağa sola çevirişimizi yüzümüze vurup durdular, suçumuzun büyüklüğü altında ezilelim diye en dikkat çekici mağduriyet hikâyelerini defalarca anlattırdılar.

Muhafazakârların, dindarların, İslamcıların ve elbette onları temsil eden iktidarın bunca suçuna karşın, komutanlar son derece kalenderdi. Dervişane bir sabrın aydınlattığı mütebessim yüzlerle bizi affediyor; hem 17 Aralık sürecinde yeniden görülen davalarla itibarlarını iade etmemizin, hem de 15 Temmuz’da gösterdiğimiz akıl almaz kahramanlıkların hatırına, yalnızca yüce ruhların gösterebileceği engin bir merhametle yaşadıklarını unutuyorlardı.

Benim de aralarında olduğum milyonlarca insana verilen bu tarihi ayarların ardından günlerce düşündüm, yakıcı sorular zihnimi kemirdi durdu. Bu güzel insanlara, vatanın selametinden başka derdi olmayan bu kahraman komutanlara yapılan ağır haksızlıklara niçin ses çıkarmamıştık? Onların feryat figan uyarılarını neden duymazdan gelmiştik? Tüm varlığını Fetullah Gülen denen karanlık ruhun emrine adayan sayısız mankurtun farkına nasıl varamamıştık?

İnanır mısınız, şu sorulara verilecek dişe dokunur tek karşılık bulamadım. “Yahu siz de pek haksız sayılmazsınız” dedirtecek bir tane bile bahanemiz yokmuş, farkına dahi varmadığımız bir acımasızlığın sahibi olmuşuz.

Gözümüzü bu kadar kör eden neydi dersiniz? Oylarımızla meclise taşıdığımız başörtülü bir milletvekiline, “Burası devlete meydan okuma yeri değildir, bu hanıma haddini bildiriniz!” diyen Başbakanlar mı gördük? O Başbakanların sözüne istinaden savcılar gece yarıları ev filan mı bastı, vekillerimiz mahkemelerde mi süründü ne oldu? Yoksa kız kardeşim Sakarya Üniversitesi’ndeki ilk gününün akşamında arayıp, “Abi, başörtülü olduğum için kampüsün girişinde minibüsten indirdiler, derslere girerken açacağımı söylememe rağmen içeri almadılar, orada açtım ama yine de minibüse bindirmeyip iki kilometre yolu yürüttüler” dedi de öfkeden koşa koşa Sakarya’ya gidip o üniversiteyi ateşe vermek, onunla kaba saba konuşan görevlilerin suratını dağıtmak mı istedim?

Düşünüyorum düşünüyorum aklıma gelmiyor, biz neden bu kadar önyargılı olduk? Yenifoça 7. Jandarma Komando Er Eğitim Alay Komutanlığı’nda acemi askerken, alay komutanı Albay Selahattin Yıldırım bir öğlen içtimasında Erbakan için “Bu *** çocuğunun da aranızda eğer varsa ona oy verenlerin de anasını ***” dedi de bunu mu gurur meselesi yaptım yoksa? Başka yerlerde başka komutanlar, ömrünü İslam davasına adamış tertemiz bir lidere, üstelik Başbakan iken “p…venk” falan mı dediler, niye böyle fantastik şeyler yaşamışım gibi kurgusu değişmişti zihnimin?

Vicdanımız nasıl duyarsızlaştı anlamakta güçlük çekiyorum. Sanki bir dönemin İstanbul Valisi Rıdvan Yenişen kalktı da o dönemin İstanbul Müftüsü Selahattin Kaya’ya, “Ankara’daki kursları davul zurnayla kapatmışlar, biz de aynısını yapacağız, bana derhal Kuran kurslarının yerlerini bildirin” dedi. Sanki Salih Mirzabeyoğlu gibi mütefekkirlere yalap şalap “terörist” iftirası atıp yıllarca zindanda çürüttüler, ona destek için slogan atan bir çocuğu idama mahkûm ettiler sanki.

Sadece askerleri, bürokratları ya da siyasetçileri değil, aydınları da vuran nefretimize zerre kadar olsun bir dayanak bulabilseydim keşke. Ne bileyim, mesela Muazzez İlmiye Çığ, “Günümüzde kadınların kullandığı başörtüsü, Sümerler’de mabet fahişeleri tarafından kullanılıyordu, bizim başörtümüzün kökeni de oradan geliyor” demiş olsaydı. Ya da, tamamen sallıyorum, Pınar Kür kalkıp canlı yayında “Bence başörtülü kadınlarla porno dergilere poz verenler arasında bir fark yok, ikisi de erkeklerin dikkatini çekmeye çalışıyor” deseydi. Belki o vakit, “İşte siz hakkımızda böyle düşündüğünüz, bunu memleketin her köşesinde, her televizyonda, her konuşmada, her fırsatta kafamıza vurduğunuz için size adaletle yaklaşmamızı engelleyecek perdeler indi gözümüze” diyebilirdik.

Gerçi kendimizi kandırmayalım, bunlar da milyonlar olarak birkaç yüz insanın hakkına girişimize bahane olmazdı; daha büyük, daha gerçekçi, toplumun genelini galeyana getirecek şeyler yaşamalıydık. Recep Tayyip Erdoğan, bir dönem sudan bir sebepten (atıyorum, sakıncalı bir şiir okuduğu için) hapse atılmalı, muhtarlık dahi yapamayacak hale getirilmeliydi mesela. Ya da binlerce kız kardeşimiz üniversite önünde haklarını savunurken polis dayağı yemeliydi. İşte o zaman kendisini bu memleketin tek sahibi zanneden Kemalist rejimin yargısını, bürokrasisini, ordusunu kemiren, ondan daha beter, daha şeytani belayı görebilir, önlem alabilirdik. Nasip değilmiş.

Benzer konular