Kamera… Stop!..

Popüler Amerikan sinemasının dünyayı fethettiği modern zamanlarda benim daima favorim Afrika sineması olmuştur. Oldukça ucuz bütçeli ama konusu ve anlatımı ile izlemekten hiçbir zaman usanmayacağım filmleri hep Afrika sinemasında görmüşümdür. Afrika sinemasında aksiyon filmlerinden çok dram filmlerini görürsünüz. Batı sinemasının seyirciyi zorlayan kurgularına Afrika sinemasında rastlayamazsınız. Film hızlı efektif sahnelerden çok ağır işleyen bir öykü bütünlüğüne sahiptir.
Afrika sinemasının kalbi neresidir? sorusuna benim cevabım Burkina Faso’dur. Burkina Faso sinemasının Afrika’daki yeri tartışılmazdır, her film kahramanı bana ulusal kahramanları Thomas Sankara’yı anlatır. Sankara eğer Avrupa ya da Amerika’da yaşayan bir siyasi figür olsaydı, hakkında yüzlerce film çevrilirdi, fakat bu yitik kahraman, sanki her Burkina Faso aktöründe ve sinemasında, sinema diliyle yeniden karşımıza çıkar gibidir.
Siyah perde Burkina Faso’da bir kez daha kapandı. Bu kez sadece Burkina Faso sinemasının değil, Afrika sinemasının öncü isimlerinden Missa Hebie, sanatını icra ederken film çekimleri sırasında kalp krizinden hayatını kaybetti. Bir yönetmenin ölümü, vatanını işgale karşı savunan bir direnişçinin ölümü gibidir. Geride bıraktığı ise “Kamera, stop” demeden siyah perdenin kapanmasıdır.
Missa Hebie Afrika sinemasının en üretken isimlerinden biriydi. “Koltuk” adlı kara mizah örneği “Le Fauteuil” filmi onu zirveye çıkaran filmiydi. Afrika ve birçok ülkede gösterime giren film oldukça beğeni toplamış, festivallerden ödülle dönmüştü. Missa Hebie yerel oylardan evrensel bir dil çıkarabilen bir yönetmendi. Sanki onun kahramanları dünyanın pek görülmeyen fark edilmeyen kahramanları gibiydi. Her an yanı başımızda durur ama onları nedense fark etmezdik popüler kültürün etkisiyle.
Sıra dışı bu Burkina Fasolu yönetmen dramada sesini duyurmasına rağmen belgesellerde de aranan bir yönetmen olmuştu son on beş yılda. Son üç yılını ise ülkesinde artan dizi sektörünün yaygınlaşması ile piyasaya hitap eden seri filmler de çekmeye başlamıştı. Başarılı bir lise öğrencisinin hayatını anlatan “Lise Yıldızı” filmi ülkesinde en çok seyredilen filmlerden biri olmuştu.
Burkina Faso’nun başkenti Vagadugu, Afrika sinemasının başkentidir. İki yılda bir Vagadugu’da Pespaco film festivali olur. Oldukça prestijli olan festivale Afrika’nın hemen hemen her ülkesinden sinemacılar gelir, izleyiciler, tabir yerindeyse, kendilerini sinema cennetinde bulurlar. Festival şubatın son haftası ile martın ilk haftasında olur. Festivalin en önemli özelliklerinde biri de bağımsız sinemacıların, postkolanyal sinemanın buluştuğu bir yer olmasıdır.
Burkina Faso sinemasının bu öfkeli adamından söz ederken onun ustaları kabul edeceğimiz Gaston Kabore ve İdris Vadroga’dan bahsetmeden geçemeyiz. Her iki yönetmen de Burkina Faso sinemasını dünyaya tanıtmışlar, postkolanyal sinemanın öncüsü olmuşlardır. İdris Vadroga’nın Yaaba ve Töre adlı filmleri Cannes film festivalinden ödülle dönmüştür. Kabore’nin Wend Kuuni ve Buud Yam filmleri ise Afrika’nın unutulmaz filmleri arasındadır.
Yaaba ve Töre filmleri hep bende gerçek Afrika imgesini canlı tutmuştur. Yaaba filminde bir çocukla yaşlı kadının dostluğu gerçekle hayal arasındaki birleşimin yansımasıdır. Bilge kadın Afrika’nın kendisidir, yaşadıklarıdır, özlemleridir, hayata tutunmak için çırpınmasıdır. Çocuğa karşı şefkati Afrika’nın verimliliğidir.
Afrika’da bazen çevre bile değişir ama kanunla töre, geleneksel bağların değişmesi daha uzun sürer. İşte Töre adlı filmde Afrika’da modern dünyanın hakimiyetine karşı aile bağlarının hala nasıl diri olduğunu görürsünüz.
Postkolanyal dönem Afrika sinemasında gerçekçilik ve imge arasında ayrımları görmek zordu. Son dönemde yapılan filmlerde ise gerçekçilik biraz daha ön plana geçti. Bu bir bakıma Afrika sinemasında kolanyal döneme geçiş olarak da görülebilir. Çünkü bu dönemde daha çok sosyal politik ve sosyal gerçeklikler ön plandaydı. Şimdilerde belki bir zorunluğun gereği Afrika yönetmenlerinde, kıtanın genel sıkıntılarından seyircide farkındalık uyandırmak istemelerinden kaynaklanmakta. Gine, Liberya, Sierra Leoneli yönetmenler ebola, HİV gibi hastalıkla ilgili konuları filmlerde işlerken, Malili yönetmenler güvenlik, terör, Sudanlı yönetmenler ise mülteci sorunlarına eğilmekte.
Bazen Moritanya asıllı yönetmen Abdurrahman Sissako’nun Timbuktu olduğu gibi biraz Fransızlaşmış Afrikalı gözüyle Mali’deki sorunlara bakabiliyor. Oysaki filmin tabii işleyişine Batı’da üretilen kavramlar üzerinden müdahale etmek filmin ahengini bozabiliyor. Mali’deki bir toplumsal geleneğin ürünü olan yasaklar, siyasi yasaklar gibi görülebiliyor.
Mali 13. yüzyıldan beri sosyal hayatında İslam’ın derin izleri olan bir bölge. Filmin kahramanlarından Kidane’nin yaşadıkları bugüne ait sorunlar olmayıp yıllarca yaşanılan bir birikimin ürünü. Bazen doğal hayata müdahale terörün kendisi olabiliyor. Timbuktu’da katı ve sert yaşama rağmen aynı zamanda geniş bir hoşgörü vardı yıllarca. Fransız, Hollandalıların ve terör gruplarının Sufi mezarlarını tahrip etmesi, el yazmalarını farklı amaçlarla tahrip etmeleri modern dönemin bir sıkıntısı, geleneksel bakışın değil.
Afrika sinemasının hep yaralı bir yönü vardır, insanın içini yakan. Fakat son dönemlerde gerçekliği ön planda da tutsa, imge, gerçeklikten kopuk değildir. Bir bakıma Afrika, sineması ile kendi kendini keşfediyor, tanıyor ve seyirciye anlatmak istiyor.
Bugün yaşadığımız sorunların Afrika sinemasında yer bulması bir bakıma bizi Hindistan’ın romantik, ABD’nin aksiyon yüklü sinema dilinden de kurtulmamızı sağlıyor ve bize yaşadığımız sorunlarla yüzleşmemiz için fırsat veriyor. Unutmamak gerekir ki, bağımsız Afrika sineması emperyalizme karşı mücadelenin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle aslında her siyah perde kameranın tekrar çekmesini sağlar. Öncü yönetmenler aramızdan bir bir ayrılsa da yeni jenerasyon bize kameranın “stop” etmediğini hatırlatacaktır.

Benzer konular