Jönler nasıl John oldu

Tarih sözlükçülerimizden Mehmet Zeki Pakalın Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’nde, Mithat Sertoğlu Osmanlı Tarih Lügatı’nda, burun indirip zikretme tenezzülünde bulunmasalar da, Jön Türkler bizim tarihimizle ilgili bir terimdir.

Tarihimize ait demiyorum, çünkü aslı bize ait değil.

Okumuş yazmış yeni nesil (genç) Osmanlıların, ölüm döşeğindeki babayı (devleti) kurtarma telaşıyla, Batı karakterli devrimler yapmaya yeltenerek, onu önce nefes darlığına düşürüp, sonra öldürebileceklerini düşünen Batılı tarihçilerin on dokuzuncu yüzyılın başlarında uydurdukları bir terimdir, Jön Türkler.

Onların bu arzularına rağmen, İttifak-ı Hakimiyet (bilahare Yeni Osmanlılar Cemiyeti) çatısı altında toplanan Genç/Yeni Osmanlılar’ın tamamı, devletteki çöküşü durdurmak konusunda gayretkeş ve hemfikirdiler.

Nitekim bugün de biz Şinasi, Namık Kemal, Mustafa Refik, Ayetullah ve Ziya beyler başta gelmek üzere onların her birini vatanseverler olarak hatırlıyor ve bir yere kadar hayırla yad ediyoruz; çünkü onları, (bugünkü bakışla) çöküş denizine düşmüş bir devleti, sorumluluk duyarak bundan kurtarmak için, Batı yılanına sarılmış romantik maceracılar olarak yer yer sevimli buluyoruz.

Öte yandan, onlar Osmanlı’nın çocuklarıydı; kimileri masonluğa, münkirliğe, İngiltere’nin, Almanya’nın, Fransa’nın kullanımına evrilseler de neticede sahih bir nesebe sahiptiler; ataları, ebeveynleri ve mahalleri malumdu.

Şimdi, MİT Tırlarına ait, gizli (devlete mahsus) bilgileri gazete yoluyla ifşa etmekten (casusluktan) dolayı vatana ihanetle yargılanan Can Dündar’ın Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck huzurundaki(!) iki fotoğrafına bakarken aklıma geliveren bilgilerdir bunlar.

İki fotoğraf: İlkinde Can Dündar, bir sünnet çocuğunun heyecanlı ve ürkek tavırlarıyla ceketini iliklerken, ikincisinde başını hayranlık duygularıyla sola eğmiş olarak, mayışmış bir suratla muhatabına bakıyor.

Gerçi, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, MÜSİAD Kongresi’ndeki konuşmasında, “Madem Avrupa’da birileri kim gelirse kucak açmaya hazırız diyor, gelin hayırlı bir iş yapın. Siyasi sığınmacı adı altında, teröristlere değil, Suriyeli mazlumlara, Afrikalı mağdurlara kucağınızı açın. İmkanlarınız teröristlere dahi sahip çıkacak kadar genişse, neden mültecilerinize kapılarınızı kapatıyorsunuz?  Madem ülkelerinize birilerini kabul edecekseniz, teröristleri değil terör mağdurlarını kabul edin. Tabi biz bunların asıl niyetlerini biliyoruz. Mazlumların dramlarını umursamadıklarını biliyoruz. Dertleri Türkiye’nin başını ağrıtmak. Terörist yardakçılarını saraylarında ağırlamalarının başka bir izahı yoktur. Kendi ülkesinde sağa sola hırlayan terörist yardakçıları, Avrupa’daki saraylarda süklüm püklüm ağırlanmaktan gurur duyuyorlar herhalde. Biz bunları yüzlerine vurunca da hemen rahatsız oluyorlar.”  şeklindeki tespitleriyle, deyim yerindeyse hem nalına, hem mıhına, hem ev sahibine hem sığıntısına söylenebilecek en doğru, en isabetli şeyleri söylemiş oldu olmasına, ama ben söz konusu fotoğraflar üzerinden malum görüşmeyle ilgili başka bir kuşkuyu düşünmekten kendimi alıkoyamadığım için de Jön Türkler’i hatırlayıverdim.

Kuşkum şudur: Nesepleri sahih olan Jön Türkler, Batılılara uzun vadede bizim vatanımızda nesebi gayrı sahih tipler üretebileceklerinin bilgisini vermiş ve onlar da buna göre bir planlama yapmış olabilirler miydi?

Malumdur, Batılılar (özellikle de İngilizler) şer projelerini uygulama konusunda hiç acele etmezler. Örneğin, Filistin’i 1917’de işgal etmelerine rağmen, Yahudilerin resmi kullanımına ancak otuz bir yıl sonra vermişlerdir.

Dolayısıyla hainleri doğrudan, sessiz ve sedasız bir şekilde bizim içimizden yetiştirme projesini de (Jön Türklükten John-Türkler’i üretme yönünde) yıllar yıllar öncesinden başlatmış olabilirlerdi.

Elbette sahih nesep kolay bozulmaz. Bu manada atılan bir yabancı tohumun açık etkisi ancak üç dört nesil sonra ortaya çıkabilir.

Nitekim bilinen adı Can olan ancak seçimleri, aidiyetleri, eylemleri nedeniyle John adını hak eden o fotoğraflardaki kişi de, korkusundan babasının paçalarına tutunmaya koşan çocuk tavırlarıyla, Batılıların gayri sahih nesepler yoluyla elde etmek istedikleri sonuca oturuvermektedir.

Gayri sahih nesepler derken, birilerinin anne ya da babasının belirsizliğini değil, vatan, milletperverlik gibi hasletlerin, fikriyatın (dışsal bir etkiyle) onların şahsında dumura uğratılmışlığını, casusluk vb. olumsuz rolleri büyük bir arzuyla benimsemelerini kastediyorum.

Nitekim bu tipler, geçmişten bugüne Batı’nın özgürlüklere değer verdiğini düşünerek, oradakinin aynını buraya taşıma iddiasını, bu ülkenin yararı için değil, Batı sömürgeciliğinin hinterlandını genişletmek maksadıyla talep etmişlerdir.

Bu manada bir özgürlük transferinin aynı zamanda (din etkisiyle şekillenen) mevcut kültürel kodların tahrip edilmesi, giderek vatanın işgaline zemin hazırlanması anlamına geldiğini çok iyi bilirler çünkü.

Özgürlükten kastettikleri de neticede bu değil midir. O ölesiye hayran oldukları ABD de, 2003 yılında Irak’ı işgal ederken aynı teraneyi kullanarak Orta Doğu’yu maddi ve manevi her alanda bir harabeye dönüştürmemiş midir?

Değilse bir insan, kanı uyuşmuyorsa, cibilliyeti bağdaşmıyorsa, başka hangi nedenle üzerinde yaşadığı, nimetlerinden yararlandığı topraklara yabancıların hakim olmasını isteyebilir ki.
Cumhurbaşkanı’nın da söylediği üzere, kendi ülkesinin yöneticilerine her fırsatta hırladığı halde, Gauck gibi Nazi artıklarının, Biden gibi emperyalistlerin hanelerinde zillet içinde kabul görmeyi, kuyruk sallayarak yaltaklanmayı neden tercih edebilir?

İşte, Jön Türklere mahsus bilgiler ve bu sorular eşliğinde söz konusu kuşkumu doğuran husus budur.

Böylesi bir zillete düşmenin, ancak gayri sahih bir nesep, John Türklük projesinin ürünü olmaktan kaynaklanabileceğini düşünüyorum.

Eğer bu mümkün değilse, mümkün olan diğer şey hayvanlıktır ki, üçüncü bir ihtimal de yoktur.

Benzer konular