İslamcılar sosyolojiyi niye çok sevdi?

 

Bugünlerde herhangi bir kavram hakkında konuşurken dikkatli olun, gözünü oyuyorlar insanın. Niye öyle dedin, şundan kastın neydi, filancaya mı laf sokuyorsun soruları yazdığınızın önüne geçiyor; “Bazen bir pipo sadece bir pipodur” demek zorunda kalıyorsunuz.

Gerçi kelimelere yüklenen anlamlar da durduğu yerde durmuyor. Mesela yakın zamana kadar bir kesim, “Kadın değil öküz herif, bayan diyeceksin” diye baş göz yarıp kadın kelimesini tercih etmeyi kabalıkla eşleştiriyordu. Sonra bir anda yeni bir ses yükseldi ve “Biz kadınız, sadece kadın” demeye başladılar. Onların istediği gibi davranınca da “öteki” kesimin itirazları geldi. Kavramlarla konuşmak, mayın tarlasında yürümek gibi kısacası; önden bir eşek göndermezseniz işiniz zor.

Bu giriş, başlıktaki “İslamcılar” tanımının altını doldurmak içindi. İslamcılık, mesela bir Marksizm gibi çıkışı, sınırları, temel kaynakları belli bir ideoloji olmadığından, “İslamcı” denildiğinde de neyin kast edildiği havada kalıyor çoğu kez. Benim bu sıfattan kastım şu: Müslüman kimliğini siyasi/fikri alanda öne çıkaran, bu kimlik doğrultusunda bir devlet, medeniyet, edebiyat tasavvuru olan, az çok entelektüel birikime sahip, eli kalem tutan, ağzı laf yapan kimselerin bir kısmı. (Bu “bir kısmı” şerhini şartlar ne olursa olsun bir topluluğun tamamını kapsayan hükümler vermek yanlış olduğu için düştüm)

Birçok İslamcı, özellikle son 5-6 yıldır garip bir rüzgâra kapıldı. Ait oldukları sınıfı, camiayı, mahalleyi ilk kez kadavra gören bir tıp öğrencisi gibi biraz şaşkınlık, biraz ürkeklik ve bolca merakla inceliyorlar. Neyin neye karşılık geldiğine kafa yormadan; siyasi, iktisadi ya sosyolojik herhangi bir teoriye tutunmadan, buldukları her örneği cık cık çekip yazıklanacakları bir sonuca bağlama arzusuyla “sosyoloji yazıları” yazıyorlar.

Klişe malum: “AK Parti iktidarıyla birlikte kendilerini sarmalayan zincirlerden kurtulmaya başlayan Müslümanların kendi burjuvasını…” Kocaman ezberlerden oluşmuş süslü ama kof cümleler. Sonradan görme birkaç ailenin kızı vapurla Boğaz’da düğün yapıp Instagram’da renkli şallarla poz verdi diye bir anda “Eyvahlar olsun, Müslümanlık nereye gidiyor!” diye paniğe kapılanlar mı ararsınız; At Pazarı’nda nargile içen beş-on kişiye bakıp davalı, cihatlı sözleri üstümüze boca edenler mi… Sadece kafelerde oturan dindar gençlere bakıp Türkiye üzerine tezler yazdılar ve tamamına yakını çöpten değerli olmayan bu yazıları periyodik olarak tekrarlayarak bakışları memleketin gerçek sorunlarından uzaklaştırdılar.

Sosyoloji, sonuca varıldığında incelenen topluluğa hafifçe iğrenerek burun kıvrılan bir disiplin değil. Fakat bizim memnuniyetsiz İslamcılarımız daha baştan bunu hedeflediği için onun başını örtme partisi bunun topuklu ayakkabısı filancanın kafesi diye diye kazanlar dolusu cık cık döktüler kafamızdan aşağı.

Bu yazıları okurken, konuşulanları dinlerken bir mahalle kahvesi müdavimi gibi coşuyorum: “Yahu sizin ne biçim dertleriniz var Allah aşkına, yok falanca çocuklar nargile içiyormuş mahvolduk, yok filanca kızlar şallıymış memleket nereye gidiyor… Orada onlar varsa öbür yanda dünyanın en iyi üniversitelerinde doktora yapan kızlar, en önemli bilişim firmalarında yöneticilik yapan çocuklar var. Binlerce genç; Suriyeli, Afrikalı, Nepalli ihtiyaç sahiplerine el uzatmak için işini gücünü bırakıyor, biz bunlara bakıp tüm memleketin cennet olduğunu iddia etmiyoruz da siz niye Twitter’da iki tane aptalca caps görünce evi böcek basmış gibi surat asıyorsunuz?”

Meselenin diğer boyutu var bir de; evet, çıkarımlar çoğu kez yavan ve hakikatten uzak. Peki bunu niye yapıyorlar? Neden kökü asırlarca geriye dayanan bir kimliğin “aslında ne olduğunu” anlatma derdiyle Müslümanları mercek altına alıyorlar? Kısacası, İslamcılar sosyolojiyi niye çok sevdi?

Bence bu, çoğu zaman bir suç isnadı olarak kullandıkları “modernleşme” akımına kapılanın aslında kendileri olmasından kaynaklanıyor. On altıncı, on yedinci, on sekizinci yüzyıllarda onlarca örneğini gördüğümüz, maceracı ruhlarının sürüklemesiyle İstanbul’a, Şam’a, Bağdat’a giden gezginlerin yazdığı “şark seyahatnamesi” başlıklı kitaplarda yazılanlardan daha farklı bir şey söylemiyorlar. Yine aynı yüzyıllarda aynı niyetlerle bu topraklara gelen ressamların, hiçbir zaman görmedikleri, isteseler de göremeyecekleri padişah haremini engin hayal güçleri ve halk hikâyelerinden esinlenerek resmetmelerine benzer bir motivasyonla hareket ediyorlar.

Çünkü yabancılaştılar ve bunun farkında değiller. Kendi coğrafyalarına yabancılaştılar, bir yabancının gözleriyle bakıyorlar sokaklara. Zihinleri çoktan bu ülkeyi terk etti, heyecanlarını yitirdiler. “Vatan” adına konuşacak cesaretleri yok; kavgadan itinayla, sezdirmeden kaçıyorlar. Kendilerine küçük, şirin, tatlı laboratuvarlar kurdular, devamlı inceliyorlar. On yıllardır birlikte oldukları insanlara uzaylı muamelesi yapıyor, onları nasıl insanlaştıracaklarını tartışıyorlar. “Detay” bataklığına öyle saplanmışlar ki çırpındıkça batıyorlar. Tek bir cümleleri bile akılda kalmıyor, tek bir öyküleri dilden dile dolaşmıyor. Ve tam da bu ölgün hallerinden, bu yapay yazıklanmalarından ve heyecansızlıklarından ötürü yavaş yavaş terk ediliyorlar.

Gelin görün ki terk edilmeleri onların değil, terk edenlerin sorunu. Çünkü Müslüman gençlik “acayip” bir yere gidiyor. Vah vah. Cık cık.