İslamcılar sosyolojiyi niye çok sevdi?

Turgay Bakırtaş

985949

Bugünlerde bir kavram hakkında konuşurken dikkatli olmak farz, adamın gözünü oyuyorlar. Niye öyle dedin, şundan kastın neydi, filancaya mı laf sokuyorsun soruları yazdığınızın önüne geçiyor. Freud gibi, “Bazen bir pipo sadece bir pipodur” demek zorunda kalıyorsunuz.

Gerçi kelimelere yüklenen anlamlar da durduğu yerde durmuyor. Mesela yakın zamana kadar bir kesim, “Kadın değil öküz herif, bayan diyeceksin” diye baş göz yararken, sonra tam aksi istikamete dönüp “Biz kadınız! Kadın diyeceksin!” demeye başladılar. Onların istediği gibi davranınca da bu kez “öteki” kesimin itirazları geldi. Mayın tarlasında yürümek gibi, önden bir eşek göndermezseniz işiniz zor.

Bu giriş, başlıktaki “İslamcılar” tanımının altını doldurmak içindi. İslamcılık, mesela bir Marksizm gibi çıkışı, sınırları, temel kaynakları belli bir ideoloji olmadığından, “İslamcı” denildiğinde de neyin kast edildiği havada kalıyor çoğu kez. Benim bu sıfattan kastım şu: Müslüman kimliğini siyasi/fikri alanda da öne çıkaran, bu kimlik doğrultusunda bir devlet, medeniyet, edebiyat tasavvuru olan, az çok entelektüel birikime sahip, eli kalem tutan, ağzı laf yapan kimselerin bir kısmı. (Bu “bir kısmı” şerhini şartlar ne olursa olsun bir topluluğun tamamını kapsayan hükümler vermek yanlış olduğu için düştüm)

Birçok İslamcı, özellikle son 5-6 yıldır garip bir rüzgâra kapıldı. Ait oldukları sınıfı, camiayı, mahalleyi ilk kez kadavra gören bir tıp öğrencisi gibi biraz şaşkınlık, biraz ürkeklik ve bolca merakla inceliyorlar. Neyin neye karşılık geldiğine neredeyse hiç kafa yormadan, buldukları her örneği cık cık çekip yazıklanacakları bir sonuca bağlama arzusuyla “sosyoloji yazıları” yazıyorlar.

Klişe malum; “AK Parti iktidarıyla birlikte kendilerini sarmalayan zincirlerden kurtulmaya başlayan Müslümanların kendi burjuvasını…” diye uzayıp gidiyor cümleler. Kocaman ezberlerle de devam ediyor. Birkaç aile zengin olmuş, kızları vapurla Boğaz’da düğün yapıp Instagram’da renkli şallarla poz vermiş diye bir anda “Eyvah! Aman Allah’ım! Müslümanlık nereye gidiyor?” diye panikle kaleme alınmış yazılar sardı ortalığı.

Sonra “At Pazarı sosyolojisi” çıktı başımıza. Yolu hasbelkader Fatih’teki At Pazarı’ndan geçen kimi İslamcılar asık suratlı, davalı, cihatlı sözleri üstümüze boca ettiler, “böyle olmaz” dediler. “AK Parti iktidarıyla birlikte yaşanan dönüşüm” iğnelerini kafamıza kafamıza batırdılar. Altı üstü beş-on kafede oturanlara bakıp Türkiye üzerine tezler yazdılar.

Konuyla oldukça yakından ilgili biri olarak, sosyolojinin “sonuca varıldığında incelenen topluluğa hafifçe iğrenerek burun kıvrılan” bir disiplin olmadığını söyleyebilirim. Fakat bizim memnuniyetsiz İslamcılarımız daha baştan bunu hedeflediği için onun başını örtme partisi, bunun topuklu ayakkabısı (artık ne bulursa) diye diye kazanlar dolusu cık cık döktüler kafamızdan aşağı.

Bu yazıları okurken, konuşulanları dinlerken tam bir mahalle kahvehanesi müdavimi gibi coşuyorum: “Yahu sizin ne biçim dertleriniz var Allah aşkına, yok falanca çocuklar nargile içiyormuş mahvolduk, yok filanca kızlar şallıymış memleket nereye gidiyor… Orada onlar varsa öbür yanda dünyanın en iyi üniversitelerinde doktora yapan kızlar, en önemli bilişim firmalarında yöneticilik yapan çocuklar var. On binlerce genç Suriyeli, Afrikalı, Nepalli kardeşlerine el uzatmak için işini gücünü bırakıyor, harçlıklarını biriktirip, gerekirse birkaç öğünlük yemeğini feda edip ihtiyaç sahiplerine gönderiyor. Biz bunlara bakıp tüm memleketin cennet olduğunu iddia etmiyoruz da siz niye iki tane Twitter hesabı görünce evi böcek basmış gibi surat asıyorsunuz?”

Meselenin diğer boyutu var bir de; evet, çıkarımlar çoğu kez yavan ve hakikatten uzak. Peki bunu niye yapıyorlar? Neden kökü asırlarca geriye dayanan bir kimliğin “aslında ne olduğunu” anlatma derdiyle Müslümanları merceklerle inceliyorlar? Kısacası, İslamcılar sosyolojiyi niye çok sevdi?

Bana göre bu, çoğu zaman bir suç isnadı olarak kullandıkları “modernleşme” akımına kapılanın aslında kendileri olmasından kaynaklanıyor. On altıncı, on yedinci, on sekizinci yüzyıllardan günümüze onlarca örneği gelen, maceracı ruhlarının sürüklemesiyle İstanbul’a, Şam’a, Bağdat’a giden gezginlerin yazdığı “şark seyahatnamesi” başlıklı kitaplarda yazılanlardan daha farklı bir şey söylemiyorlar. Yine aynı yüzyıllarda aynı niyetlerle bu topraklara gelen ressamların, hiçbir zaman görmedikleri, isteseler de göremeyecekleri padişah haremini engin hayal güçleri ve halk hikâyelerinden esinlenerek resmetmelerine benzer bir motivasyonla hareket ediyorlar.

Çünkü yabancılaştılar ve bunun farkında değiller. Kendi coğrafyalarına yabancılaştılar, bir yabancının gözleriyle bakıyorlar sokaklara. Zihinleri çoktan bu ülkeyi terk etti, heyecanlarını yitirdiler. “Vatan” adına konuşacak mecalleri yok; kavgadan itinayla, sezdirmeden kaçıyorlar. Kendilerine küçük, şirin, tatlı laboratuvarlar kurdular, devamlı inceliyorlar. On yıllardır birlikte oldukları insanlara uzaylı muamelesi yapıyor, onları nasıl insanlaştıracaklarını tartışıyorlar. “Detay” bataklığına öyle saplanmışlar ki çırpındıkça daha çok batıyorlar. Tek bir cümleleri bile ağızlara marş olmuyor, bir öyküyle göğüs kafeslerimizde ateş tutuşturamıyorlar. İşte tam da bu ölgün hallerinden, bu yapay yazıklanmalarından ve heyecansızlıklarından ötürü yavaş yavaş terk ediliyorlar.

Gelin görün ki terk edilmeleri onların değil, terk edenlerin sorunu. Çünkü Müslüman gençlik “acayip” bir yere gidiyor. Vah vah. Cık cık.

Benzer konular