İslama en büyük kötülük bizden geliyor

İşleri, ihaleleri partimizin mensuplarına veriyoruz. Orta yaş krizine girmiş makam ve para sahibi kırçıl adamlar genç kızlara gizli imam nikahı teklif ediyor. Vaatler yağmur olup yağıyor. Oysa dini nikahın gizlisi olur mu? Cennetin yedinci katında bize ait villaların mevcut olduğuna inanarak kendimizi kandırıyoruz. Her türlü adam kayırmayı “Müslüman kardeşe yardım” bahanesiyle yumuşatıyoruz. Cemaatleri lobilere dönüştürmeyi hamdolsun başardık. Tarikatlar, tekkeler, camiler birer menfaat grubuna dönüşmüş. Ahretlik mekanları dünyevi işler için kullanıyoruz. Sahi, biz kimi kandırmaya çalışıyoruz?

Geçenlerde Bosna’da Yugoslavya döneminden kalma bir şiir yarışmasında ismi duyulmamış bir şairin kitabı ödül aldı. Ödüle layık görülen kitaptaki bir şiir İslam değerlerine hakaret ediyor. Gayrimüslim işi demeyin, zira şairimiz Boşnak. Din eğitiminin yasak olduğu Komünist dönemi idrak etmemiş, yeni nesilden biri. Yani okulda din dersi gören kuşaktan…

Jüri ise Bosna-Hersek’in kurucu unsurlarından oluşuyor: Bir Boşnak, bir Hırvat ve bir Sırp’tan müteşekkil üç kişi. Kimin ne kadar mütedeyyin, hatta inançlı olup olmaması beni ilgilendirmez. Kendi hesabımı nasıl vereceğimi bilmeden elalemin hesabını düşünecek değilim. Ancak ‘sanat şapkası’ altında İslam değerlerine karşı yapılan hakaretler canımı acıtıyor. Yüreğime hançerler saplanıyor.

Oysa tertemiz dinimizi kirletmek mümkün mü? Yüce Hakk’a, en sevgili Peygamberimize (sav) bu hakaret dokunur mu? Yeryüzüne rahmet olarak gönderilen Kitab’a dokunur mu?

Haşa!

Günden güne çoğalan bu türden nefret sözleri, İslam’a yönelik pervasızca saldırılar sadece bize, Hz. Resul’ün (sav) ümmeti Müslümanlara dokunuyor. Yaradan niçin hakaret edenlere öfkesini gösterip, hemen gözümüzün önünde cezalandırmaz, hikmetini bilemiyoruz.

Peki, biz Müslümanlar bu saldırılar karşısında ne yapıyoruz? Hiç… Elimiz kolumuz bağlı oturuyor, inancımızı savunmuyoruz. Çocuklar gibi ağlayıp ‘öteki’nden şikayet ediyoruz. ‘Bak, bu bana hakaret ediyor’ deyip sızlanıyor, komplo teorileri üretmekle yetiniyoruz…

Halbuki Peygamberimiz insanlığın ahlakını kemale erdirmek için gönderilmiş. Ahlakımızla, bilgimizle, çalışkanlığımızla ötekilere örnek olacağımıza serzenişle vakit harcıyoruz. Peki, bu serzeniş neye yarıyor? Hz. Allah da, Peygamber Efendimiz de, Mukaddes Kitap da bu hakaretlerin dokunamayacağı yücelikte değil mi?

Peki, neden Müslüman toplumlardan İslam değerlerine hakaret edenler çıkıyor? Üstelik bir de itibar görüyorlar! Bizlerde, Müslümanlarda sorun olmasa böyle olur mu? Kendi nefsani arzularımıza, hırslarımıza, çıkarlarımıza İslam elbisesi giydirip ‘işte İslam bu’ demeye cür’et etmesek bunlar başımıza gelir mi?

Daha kötüsü, kendimizi doğru yolda sanıyoruz. Bizden daha az camide görüneni, bizden daha az ibadet eden olarak baştan yaftalıyoruz! Yalanlarımızın adı yalan olmaktan çıktı. Vatan-millet uğruna sen strateji gereği de, ben beyaz yalan diyeyim, almış başını gitmiş… Rüşvetin adı hediye olmuş. Çocuklarımıza iş veya okul ararken kapı kapı dolaşıyoruz, bir yerde dost yahut akraba var mı diye. Çocuğun yeteneği ve dürüstlüğünü değil, falan kişilerin isimlerini para dolu rüşvet zarfıyla referans olarak kullanıyoruz. Çocuklarımıza ‘Boş ver, kendini fazla yıpratma, bırak işleri başkası yapsın’ diyerek nasihat veriyoruz. Her şeyi kısa yoldan yapmalarını öneriyoruz. İbret adı altında gıybeti, iftirayı allayıp pulluyoruz.

İşleri, ihaleleri partimizin mensuplarına veriyoruz. Orta yaş krizine girmiş makam ve para sahibi kırçıl adamlar genç kızlara gizli imam nikahı teklif ediyor. Vaatler yağmur olup yağıyor. Oysa dini nikahın gizlisi olur mu? Cennetin yedinci katında bize ait villaların mevcut olduğuna inanarak kendimizi kandırıyoruz. Sadece kalburüstü yöneticileri konuşmuyorum, benim gibi sıradan vatandaşlar bile böyle. Her türlü adam kayırmayı “Müslüman kardeşe yardım” bahanesiyle yumuşatıyoruz… Cemaatleri lobilere dönüştürmeyi hamdolsun başardık. Tarikatlar, tekkeler, camiler birer menfaat grubuna dönüşmüş. Ahretlik mekanları dünyevi işler için kullanıyoruz. Sahi, biz kimi kandırmaya çalışıyoruz?

Sonra canımızdan daha çok sevdiğimiz değerlere hakaret gelince, binbir komplo teorisi uyduruyoruz. El açıp yakarıyor, hakaret edenlere beddualar yağdırıyoruz. Oysa bunlar İslam değerlerine değil, bizim İslam değerleri olarak göstermeye çalıştığımız şahsi çıkarlarımıza ve şekilciliğimize hakaret ediyorlar. İslam kılıfına sokmaya çalıştığımız çıkarlarımızı, günahlarımızı İslam olarak görüyorlar. Çünkü biz öyle tanıtıyoruz.

Belki bu hakaretler de bir nevi bereket. Vaktinde geliyor çünkü. Müslüman olarak nasıl örnek olduğumuzu sorgulamaya teşvik ediyor. Şu dünyadan göçüp gitmeden kendimizi düzeltebiliriz. Dinimizi kötüleyenler, İslamiyetten nefret edenler dün olduğu gibi bugün de olacak. Mevzu şu: Bizim bu kötülükte bir payımız olmasın. Evet, fabrika ayarlarına döndüğümüzde karşımızdaki yine dinimizi sevmeyecek. Fakat en azından saygı göstermeyi bilecek.

Doğru düzgün Müslüman olmak!… İşte bu bizim elimizde.