İş beğenmeyen gençler

Etrafımda otuz yaş civarında, bekâr ve işsiz sayısız genç var. Evlenmek için üniversiteyi bitirmeyi beklediler, gelgelelim iş bulamıyorlar. Aslında kendi üstün özelliklerine inanmalarına izin veren çekirdek aile terbiyesi nedeniyle ne iş beğeniyorlar ne de eş. Çok iyi şeylere layık olduklarından kuşku duymuyorlar. Uzatılmış gençliğe sebepler oluşturacak faaliyetler içinde bir tür Oblomov hayatı yaşıyorlar. Geç saatlere kadar ekran oyunlarına gömülüp geceyi uyanık geçiriyorlar. Rızkın gündüz saatleriyle ilişkisine kafa tutan bir hayat telakkileri var. Dağınıklar, ancak hayalperest olma gereği de duymuyorlar, hayaller paketlenmiş olarak yığılıyor masa üstlerine zaten. Bir türlü tamamlanmayan ergenlik çağı sürecinde başlıca meşgaleleri, küreselleşmenin telkin ettiği zevk ve eğilimleri garanti altına alan kanallara ulaşmak. Etraflarında sürekli açıklarını kapatmaya çalışan yetişkinlerin müsamahası ya da zaafı, kırılgan isyan hallerinin muhafazasını oluşturuyor.

Ebeveynlerinin yaşadığı acıların kredisi zaman zaman hırçın bir ton katıyor seslerine, hayal kırıklığına uğradıklarında. O açıdan bakılacak olursa asıl ergenleşme problemini ebeveynlerde aramak daha makul geliyor. Gençlik çağı miti Avrupa romantizminin bir unsuruydu, fakat bu miti hadsiz hudutsuz abartan bizler olduk. Avrupa hayat tarzı, evlada uzun bir ergenlik dönemi yaşama şansı vermiyor. Çalışıp didinme, hayat mücadelesine girişme, kendi başına iş başarma sorumluluğu yüklüyor.

Haddizatında çekirdek aile, kendi içine kapanmanın körleşmesine açık bir yapı. Çocuk hayata hazırlanmıyor da hayattan korkarak saklanmanın yollarını öğrenmeye çalışıyor sanırsınız, öylesine dipsiz bucaksız bir listesi var sakıncalı bulunanların. Yaşama cesaretini okullarda edinebilir mi çocuk? Çıraklık sistemini kendi dönemimizin şartlarına uyduramadığımız için tek seçenek olarak İmam Hatip Liseleri öne sürülüyor. Oysa beş parmağın beşi bir değil. Eğitim sistemi büyük yanlışı düzeltmeyi nasıl gerçekleştirecek, merak ediyorum. Muhteris ve fakat üşengeç, güdümlü hayaller yüzünden de kararsız gençlerin erkenden bir zanaat edinmesini sağlayacak bir eğitim sistemine ihtiyacımız var. Birçok üniversite işsiz yetiştiriyor. Meslek edinmeyi sağlayan liselerin yerini aldı sanki üniversiteler, ama neticede işsiz mezunların büyük çoğunluğu ezber bilgilerden bile mahrum görünüyor.

Tamam, artık pek çok öğrenme alanı ekranlara özgü bilgi kanalları tarafından kuşatılmış durumda. O takdirde bu gerçeği hesaba katan bir programlama yapılamaz mı? Belki bir ara dönemden geçiyoruz ve herhalde bu ara dönemin sürekli yap-boza tahammül edemeyecek yönlerini hesaba katan esnek yöntemlerin keşfi lüks olarak görülemez.

Tanıdığım bir delikanlı yıllardır aynı ergen giysileri içinde benzeri cümleleri kuruyor: Yetenekleri niye bir türlü keşfedilmiyor? Somerset Maugham’ın “Hayatın Esiriyiz’inden hatırladığım şair Philip’i hatırlatıyor iş beğenmeyen kimi gençler: İç dünyalarına yolculukları aksamaya uğramasın diye canlarını sıkan mesaiyi geri çeviriyorlar. Haksız değiller bir açıdan, kimse sevmediği, benimsemediği işte çalışmamalı. Gerçekçi değil tavırları öte yandan, ömrün ucu uzun ve bu uzun yolculukta koruyup gözeten, harçlıklarını, olmazsa azarlarını eksik etmeyen aile her zaman yanlarında olmayacak. Daha özlü bir ifadeyle hayat bir uzlaşımlar toplamı olarak yaşanıyor ama nelerle hangi şartlarda uzlaşılacağına dair bilgilerin güçlü bir arka plana, bir muaşerete ihtiyacı var.

Elbette öyle, gençlere özgü yaptığım bu tasvir genellenemez. Katıldığım programlarda ve derslerimde gayet düşünceli, sorumlu, müdrik gençlerle sohbet etme imkânı buluyorum. Bu tanışmalarımın duyurduğu umut, yetişkin sıfatı kazanamayan bir gençlik profili üzerine daha fazla düşünmeye sevk ediyor. Acaba aile içinde ve eğitim sistemi itibarıyla yapmamız gereken neyi ihmal ediyoruz? Bebeklerinden itibaren duydukları övgülerle şişkin bir benliğe sahip gençler kendilerini yetiştirmek için aşırı bir gayrete ihtiyaç duymadıkları gibi sıfırdan başlamayı gerektiren işlerin çilesine katlanmaya da razı olmuyorlar. Korumacı çekirdek aile, hayat karşısında güçsüz gençleriyle övünemiyor sonuçta, bir yerde ebeveyn yakınmaları başlıyor, “bu çocuk niye böyle” diye. Bir sürü sebep o kadar aşikâr ki oysa… O çocuk masal dinlemedi, büyükanne hatıralarından uzak büyüdü, dedesiyle mahalleye inemedi, hoş mahalle nedir, oyun sırasında düşmekten oluşan diz yaraları neye benzer, bir oyun küskünlüğü sırasında gerçekleşen nefis muhasebesi insanı nasıl yeniden biçimlenmeye götürür; öğrenemedi. Başkasını kendinden daha fazla düşünmenin derslerini hangi ekran öğretiyor sanki, hangi şok eden aforizma… Televizyon karşısında şaşkınlaşmasından istifadeyle ağzına sokulan kaşıklar dolusu mamalarla büyütülen çocuk, maç saatleri kutsamasının havzasında biledi taraftarlık sebeplerini ve tarafgirliğe yatkınlaştı. Katılmadı, seyirci oldu. Hayrete yönelik keşiflere değil, şok duyurmaya dönük sahnelerle çoğaldı merak kanalları.

Üretememe sıkıntısı, sarkastik bir dile zorlayan seyircilik, sürüp giden ergenlik göstergelerini katlanılmaz hale getiriyor. Mahallenin seslerine geri dönülmesi çok zor görünüyor, iyi ile kötüyü aynı potada yoğuran kentsel dönüşüm sesleri karşısında, ama hiç olmazsa çıraklık eğitimini günümüze uyarlama yolları üzerine düşünebiliriz.

Devran böyle, deyip geçebiliriz. Bunun anlamı akıntıya kürek çekmekten başka bir şey değil. Somut gerçeklik ise Anadolu’nun ortalarında kurulan fabrikalara işçi bulunamadığı. Tuhaf bir gizli işsizlik dönemi yaşanıyor. Gençliğe has yaratıcı enerji seyircilik mesaisinde tükeniyor. Bu açıdan bakılacak olursa uzayıp giden gençlik çağı bir erkenden ihtiyarlama çağıyla aynı şey.

Benzer konular