İran’da bir Türk destanı

1629 yılının Temmuz ayında Sadrazam Hüsrev Paşa, ordunun başında İran üzerine yürümek için Üsküdar’dan yola çıktı. Amaç Musul üzerinden geçerek Bağdat’ı kuşatmaktı. Ordu Musul’a vardığında daha evvel görülmemiş şiddette yağan yağmur ve Bağdat yolunda Şehrizor bölgesini emniyet altına almak için Kanuni devrinde inşa edilen ancak Şah Abbas tarafından yıktırılan kalenin (Gülânber Kalesi) onarımı orduya çok zaman kaybettirdi. Bu yüzden Hüsrev Paşa, başta hasımları olmak üzere devlet erkânının eleştirilerinin hedefi oldu.

Güzergâhın güvenliği için Hemedan yolu üzerindeki Mihriban Kalesi’nin de fethedilmesi gerektiğini düşünen Sadrazam, on bin kişilik bir kuvveti Halep Beylerbeyi Nogay Paşa kumandasında bölgeye gönderdi. Paşanın yanında Rumeli Beylerbeyi Deli Yusuf, Şam Beylerbeyi Küçük Ahmet, Sivas Beylerbeyi Halil, Adana Beylerbeyi Softa Sevindik Paşa gibi tecrübeli, gözünü budaktan sakınmayan kahramanlar da vardı. Ayrıca bir kısmı korkudan bir kısmı destek olma amaçlı gelen bölgedeki aşiretler de burada Osmanlı kuvvetlerine katılmışlardı.

İran Ordusu sayıca üstündü

Mihriban Kalesi önünde askerlerimizi gören kale halkı, direnemeyeceklerini daha en başta anlamış ve kaleyi Nogay Paşa’ya teslim etmişti. Fetih haberi hiç vakit kaybetmeden Sadrazam Hüsrev Paşa’ya bildirildi. Hüsrev Paşa, kısa sürede elde edilen bu başarıdan dolayı tebriklerini iletmiş, ayrıca kendisi gelinceye kadar kaleyi muhafaza etmelerine dair bir de ferman göndermişti. Bunun üzerine İran Şahı, meşhur kumandanlarından Zeynel Han, kaleyi geri alabilmek amacıyla kırk bin kişilik bir kuvvetle Mihriban üzerine yolladı. Amacı Osmanlı Ordusunun Bağdat yürüyüşünü geciktirmekti. 5 Mayıs 1630 yılında kale önlerine gelen İran Ordusuna karşı on bin kişilik Osmanlı kuvveti var olma savaşı verecekti. Nogay Paşa’nın yanında bulunan dört beylerbeyi askerleriyle savaş nizamı alarak çelikleşmiş bir iradeyle düşmanı karşıladı. İran Ordusu sayıca üstünlüklerine güvenerek hemen saldırıya geçti ve savaş başladı.

Muharebenin başlarında Rumeli askerlerinin tüfek ve toplarıyla düşman püskürtüldüyse de İran askerleri vazgeçmiyor her ölen düşman askerinin yerini bir başkası alıyordu. İlk büyük kahramanlık, Şam Beylerbeyi Küçük Ahmet Paşa’dan geldi. Kendine bağlı Şam askerleri ve yerel hanların kuvvetleri ile birlikte kale önündeki düşmanı mevzilendikleri yerden bir anda söküp atmayı başardı. Yeniçeriler sürekli olarak tüfek atışlarıyla düşmana göz açtırmazken Zeynel Han yeni bir hamleyle cepheden değil bu sefer sağ taraftan yüklenmeye başladı. Nogay Paşa, ordunun etrafının sarılmasından endişe ediyor bu yüzden arkalarında kalan dağa doğru sürekli geri çekilmek zorunda kalıyordu. İran askerinin bu beklenmeyen saldırısı sonrası yüzlerce yiğidimiz burada şehit düşmüştü.

Düşman, Osmanlı kuvvetlerinin sağ cenahında yaşanan bozgundan daha fazla yararlanmak için iyice yükleniyordu. Artık savaşın kaderi Sivas Beylerbeyi Halil Paşa’nın elindeydi zira burası çöktüğü vakit askerlerimizin etrafı sarılacak, mağlubiyet kaçınılmaz olacaktı. Ordumuz kırk bin kişilik kuvvet karşısında kahramanca direnmesine rağmen aradan sızmalar gerçekleştiren İran askerleri cephe gerisine kadar ulaşmayı başarmıştı. Halil Paşa yanındaki Sivas askerleriyle hayatını hiçe sayarak en önde bir ölüm kalım mücadelesi veriyor, İran kumandanı Zeynel Han, Halil Paşa’nın ne yapılırsa yapılsın bulunduğu yeri adeta demir kazık gibi terk etmemesi karşısında çılgına dönüyordu. (Burada gösterdiği mukavemetten dolayı Halil Paşa’ya “Demirkazık” lâkabı verildi).

Destan burada yazıldı

Sağ kanadın bir türlü çökmemesi nedeniyle İran askerinin bu tarafa ağırlık vermesini fırsat bilen diğer paşalar ani bir kararla düşmana yan taarruzda bulundular. Nogay Paşa’nın yanında bulanan beyler ise askerlerin önünde yeniçerilerin tüfek atışları eşliğinde düşmana karşı canhıraş bir şekilde saatlerce kılıç salladılar. Taarruz karşısında neye uğradıklarını anlayamayan İran askerleri çözülmüş, bilinçsizce savaş meydanından kaçmaya başlamışlardı. Bu kaçış sırasında düşman kuvvetlerinin bir kısmı bataklığa gömülmek suretiyle bir kısmı da Osmanlı askerinin takibiyle etkisiz hale getirildi. Zeynel Han, Nogay Paşa’nın askerleriyle bulunduğu karargâha çok yaklaşması üzerine kendisinden dört kat küçük Osmanlı kuvvetlerine mağlup olmanın verdiği mahcubiyetle savaş alanından firar etmek zorunda kaldı.

Sabahın erken saatlerinden ikindi vaktine kadar hiç durmadan süren savaş Türk askerinin cesareti ile kazanılmış, Bağdat’a giden Hemedan yolu açılmıştı. Mağlubiyeti haber alan İran Şahı’nın ilk işi geriye dönen Zeynel Hanı idam etmek oldu kendisi de Kazvin taraflarına kaçtı. Sadrazam Hüsrev Paşa altı gün sonra Mihriban’a varmış, önünde düşmandan ele geçirilen ganimetlerle birlikte bir remi geçit yapılmıştı. Savaşın kahramanları elbette unutulmamış, her birine teker teker ihsanlarda bulunulmuştu.

Kırk bin kişilik İran Ordusunu yenen Türklerin hikâyesi İran’da uzun süre dillerden düşmedi, bilhassa Şah’a zorla tâbi olmak durumunda kalan Türk boyları arasında yıllar boyu bir destan misali anlatıla geldi. Şehitlerimize rahmet olsun.

Benzer konular