Herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı şeyler

Turgay Bakırtaş

Bir zamanlar en büyük derdimiz, Türkiye’ye gelen yabancı misafirlerin yemeklerimizi beğenip beğenmediğiydi. Eksiklerimizin farkındaydık: Yollarımız kötüydü mesela, sularımız akmıyor, elektrikler sık sık kesiliyor, çöpler toplanmıyordu. Gerçi ecnebi konuklarımızı gezdirdiğimiz yerlerde bu işlere dikkat ediliyordu. Yine de binalarımız eskiydi, bir metro hattımız bile yoktu ve Milli Takım sürekli şerefli mağlubiyetler alıyordu. Yönünü bulmaya çalışan o şaşkın ama gururunu asla bırakmayan memleket, tarihin gördüğü en becerikli kadınların elinde yeniden bir medeniyet olma yolunda ilerliyordu. Aynı zamanda nakışın, cam silmenin ve dayağın da ustası olan maharetli annelerin yaptığı mantılar, içli köfteler, karnıyarıklar, yaprak sarmalar, turşular, reçeller, kısırlar, üzümlü kekler ve peynirli börekler henüz ölmediğimizin, bizde daha ne numaralar olduğunun alametiydi. Zihnimiz, sayısız eksikliğimize ancak bir filmin kapanış jeneriğindeki yazılar kadar dikkat ediyor ve yalnızca bir sorunun cevabını arıyordu: Tanrı aşkına doğru söyle Jonathan, patlıcan musakkayı beğendin mi?

O günler geride kaldı elbette. Şimdi İstanbul’dan arabasına atlayan bir şoför, ayağını gazdan çekmeden -ve yüklüce hız cezası ödeyerek- birkaç saat içinde Türkiye’nin dörtte birlik bölümünü ardında bırakabiliyor. Yol kenarlarına atılan sümüklü kâğıt mendilleri toplamak için özel araçlar alıyor belediyeler. Eğer piyasada istedikleri türden bir araç yoksa, mühendislerimiz derhal meseleye el koyuyor, hiçbir şekilde dışarıya ihtiyaç duymadan işlevsel makinalar üretiyorlar. Bu gelişme ve dönüşüm, “utanılacak yönlerimizi” birer ikişer maziye gömdü. İşin acısı şu ki birileri “gerçekten utanmamız gereken” ne varsa yollarla, binalarla, akmayan sularla birlikte maziye göndermek istiyor. Fakat bu o kadar kolay değil. Bir sebeple sözü edilmese bile hepimizin bildiği, sağda solda konuşmadığımız için sorumlularını pervasızlaştıran şeyler var.

Siyasette, kültürde, sporda, basında ve iş dünyasında, uzun yıllar boyunca emek vererek, hak ederek elde edilecek getirilere şıppadanak konmak için lobi yapan, adam biriktiren, tezgâh kuran, oyun oynayan, omurgasını terk eden kişilerle birlikte yaşıyoruz. Elbette yeni türemedi bu insanlar, tarih boyunca vardılar. Ve tarih boyunca bazen iktidarın, bazen askerin, bazen zenginliğin, bazen de dinin gölgesine gizlenerek kişisel hırslarını sanat, vatanseverlik, ilim kılıfına gizleyerek hedefe koştular. Bir farkla; eski zaman insanlarının hata yapma şansı yok denecek kadar azdı. Asıl niyetleri ortaya çıktığında ya boyunlarını iyi bilenmiş bir kılıcın altında buluyor, ya da birkaç yıl içinde perişanlıktan ölecekleri uzak bir coğrafyaya sürgüne gönderiliyorlardı. Şimdiyse modern zamanların hukukuna tâbiyiz; mahkemeler, avukatlar, savcılar, heyula gibi adliyeler, iddianameler, dosyalar, temyizler ve dilekçelerden oluşan, çırpındıkça daha çok saplandığımız, sadece çok azımızın içinden sağ salim çıkabildiği tuhaf bir adalet mekanizması kurduk. Üstelik bu mekanizma ikiyüzlülüğü, kıskançlığı, kişisel hırsları, çeteciliği değil yargılamak, suç bile saymıyor.

Eğer herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı şeyleri mahkemelere taşıyacak bir adalet düzeni kursaydık, hâkimlerimiz gece gündüz mesai yapmak zorunda kalır, milletvekillerimiz yeni kanunlar için komisyon cehennemlerinde aylarca ter dökerdi. Kendilerinden yalnızca ve yalnızca kamu yararına haber yapması, iki gram olsun vatan bilincine sahip olması, halkının geleneklerine, yaşantısına ve düşüncelerine saygı duyması beklenen gazeteciler bu mahkemelerden sağ çıkamazdı mesela. İtibar suikastları için sosyal medya timleri oluşturan, gündem olmak uğruna akıl almaz ölçüde çirkefleşen, pisliklerine dikkat çekenleri savundukları davaya yahut lidere düşman olmakla suçlayan ve kaynağı belirsiz çuval dolusu parayı bu amaçla harcayanları aşırı nemli bir hücrede aç susuz bırakmak işten bile olmazdı. Asıl ve öncelikli işi şiir, hikâye, roman, deneme yazmak olan, fakat otuz yaşına kadar bu “işle” meşgul olduktan sonra ajans kurup belediyelerin, TRT’nin, Kültür Bakanlığının kapısında uyuklayan kalem erbabı bu mahkemelerde ecel terleri dökerdi muhtemelen. Daha insanların zihnine bir tek dize, cümle, kare sokamamışken kültür gurusu pozlarına giren, geleceği parlak birinci sınıf kalemleri yanına yöresine toplayıp üçüncü sınıf tüccara dönüştüren bu kötücül zihinler en ağır biçimde cezalandırılırdı. Taraftarının bin bir çileyle kazanıp bilet, forma, maç yayını yoluyla kulübüne aktardığı akıl almaz paraları çakal menajerlere, yeteneksiz topçulara, aşırı kibirli hocalara yem eden, buna mukabil yeteneği ve çalışma ahlakı olan gençleri yok pahasına Avrupalılara kaptıran cümle yönetici de bu mahkemenin hışmından kurtulmazdı. Seçim zamanı insanların korku ve endişelerinden faydalanıp onları kendi yanına çekmeye uğraşan; dava, ideal, mücadele diyerek bir şekilde elde ettiği vekillikle temsil ettiği vatandaşlar adına tek bir hayırlı iş yapmayan, aksi gibi nerede deneyimsiz, bilgisiz, kaba bir “tanıdığı” varsa bir yerlere yerleştirmek için kulis yapan kim varsa kalemi bu mahkemede kırılırdı.

Peki, böyle mahkemelerimiz yok diye, kötülüğün kellesini savunma bile yaptırmadan Sultanahmet Meydanında sergileyen padişahların devri kapandı diye bu pervasızlıklar sahiplerinin yanına kâr mı kalacak dersiniz? Hayır, kalmayacak. Çünkü ne oldukları zihnimize işlendi bir kere, oradan kaçamazlar, oradan hiç kimse kaçamaz.

Benzer konular